Ankara Divan Geceleri Alem Geceleri mi Oldu?


 Çocuklarına helal süt emziren, onları 'besleyen, büyüten, ilk terbiyesini veren, saran, sarmalayan… Elleri öpülesi ANALAR.

Cennet ayaklarının altında.

Hem de ANA, DOLU, dedirtecek kadar bereketli. Çeşit çeşit, boy boy, aramadığın kadar, istemediğin kadar, düşünemediğin kadar çeşitle dolu. Bu yüzden yüzlerce hatta binlerce yıldır göz konulmuş; uğruna nice kanlar dökülmüş; kan dökülmüş bayrak olmuş; kan dökülmüş vatan olmuş.

Hani şair demiş ya “Yiğitler kan döker bayrak solmaya, Anadolu başlar Vatan olmaya...” O kadar güzel, o kadar kıymetli.

Vatan kıymetli de üzerinde yaşayanlar kıymetsiz mi? Bu millet soylu millet, asil millet. Yaptığı her şeyi kendine yakıştıran, kendine has yapan. Kavgasını, sevincini, yasını, umutlarını, tarihini, her şeyini türkülere vurmuş. Destanlara vurmuş, yazmamış ama demiş.

Ağlayınca coşkulu ağlamış, yüzünü yırtmış, Gözyaşlarını kana karıştırmış, Dedem Korkut lisanınca. Gülünce de boş gülmemiş ha! Elini eline çalmış kas kas gülmüş. Şöyle dolu dolu. Sırıtmamış, bıyık altı da yapmamış.

Savaşta, afette, yıkımda memleketin neresinde olursa olsun diğer tarafı da aynı acıyı yaşamış”. Gözden ırak olan, gönülden de ırak olur” dememiş. O gün öyleydi de (hissedenler için) bu gün farklı mı ki?

Ne diyor sanatçımız:

Erzurum’da kar yağsa, Rize’de üşüyorum,
Bir asker şehit olsa yanıp tutuşuyorum.
İşte millet olmanın hasleti bu.
Türkü bilmeyenler, Türk’ü anlayamazlar.

Türk’ü anlamak için türkü dinlemek gerek diyoruz.

Anadolu vatan olurken, Oğuz her yerleştiği yere işaretini vururken, TÖRESİNİ, ADETLERİN, GELENEKLERİNİ-aynen yaşamaya devam etmiş. Özünden taviz vermemiş.

Şöyle bir bakalım: komşuluktan, dostluğa; düğün dernekten, ölüm kalım işlerine; kız istemeden, kavga, dövüşe; oyun oynamadan, halay çekişe kadar birbirinin aynıdır. Farklılık rengindedir. Temel aynı temel, fakat üstündeki duvarlar değişik örülmüştür.

Her şehrimiz, özünü kaybetmeden kendi kültürünü geliştirmiştir ve en güzeli günümüze kadar da getirmiştir. Geçmişten günümüze bu kültürünü taşırken kâh dadaş olmuştur adı, kâh gakkoş, kâh seğmen. Kâh yaren, kâh kızan olmuştur. Kâh efe, kâh zeybek… Ama hepsi de yiğittir, gözü karadır, özü sözü birdir. Hepsi de eline, diline, beline (EDEB) sahiptir. Hepsinin de eli açıktır, kapısı açıktır, gönlü açıktır.

Oğuz dedik, töre dedik; yaşantısını, sevinç ve kederini türkülere vurmuş dedik. Derken de asıl diyeceğimizi diyemedik.  Ankara’nın yiğidi,  delikanlısı,

Seğmeni bu örf ve adetlerini çok uzun süre bozmadan, bozulmadan devam ettirmiş. Ankara divan geceleri, Ankara Kültürünün okulu olmuş. Çok uzun yıllar bozulmadan gelen aile ve dolayısı ile toplum yapısını korumuş.

Ankara Divan Geceleri

Ankaralı oturup kalkmasını; büyüğüne saygıyı, küçüğüne sevgiyi; disiplini, disiplini bozmanın cezasını, topluma uymanın mükâfatını, bu divan gecelerinde yaşamıştır.

Divan geceleri dedik ya, pek de kısa geçmeyelim. Şöyle kısaca bir özetleyelim:

Divan geceleri kuru bir okuldan ziyade sazlı sözlü, eğlenceli bir okul havasındaydı. Geleneksel Ankara Halk Müziği töresel bir yapıya, disiplin ve terbiyeye sahiptir. Müzikler divanlarda çalınırdı. Eskiden olur olmaz yerlerde müzik ve oyunlar sergilenmezdi. Divanlar insanı eğiten, tasavvuf olarak nefsi olgunlaştıran, terbiye eden, yaşantı için ibret aldıran, nefsine hâkim olmasını, oturaklı olmasını öğreten, insana, topluma gösterdiği saygı karşısında saygı gördüğünü hissettiren sazlı sözlü muhabbet toplantılarıydı.

Divanlar giriş, gelişme ve sonuç içeren edebi eserler gibi belli bir düzene sahipti. Divanlar sıra toplantıları ile değişik evlerde ailelerin katılımı ile gerçekleştirilirdi. Divanlarda sevk ve idare “ağa” efe başı denilen kişi tarafından yapılırdı. *

Ağa yüksek bir sandalye veya sedirde oturur ve ayak verirdi. Buna divan ayağı denirdi. Diğerleri sırasında ve izin verildiği zaman çalabilirlerdi. Ankaralı yeni yetişen gence Seğmenlik ruhunu ilk kez bu toplantılarda aşılar, saz çalıp türkü söyleyerek oyunlar oynayarak atalarından öğrendiklerini, bildiklerini gençlere aktarır, hataları düzeltir, gelenek ve görenekleri bizzat göstererek bu gençlere gerekli kültürü kazandırmaya çalışır.

Ankara’da 15-16 yaşlarına kadar olan gençlere yeni yetme; bu yaştan 35 yaşına kadar delikanlı, bu yaştan sonra dölekleşiyor, ihtiyarlıyor anlamında kart tıraş efe adı verilirdi.

Delikanlılar delikanlı başına teslim edilirlerdi. Her muhabbette bir delikanlı başı mevcuttu. Muhabbet Meclisi bu şahıstan sorulur, delikanlı başı işaret etmeden saza başlanmaz, yine delikanlı başı işaret etmeden oyuna kalkılmaz.

Mecliste oturma dahi belli bir nizam ve intizam dâhilinde olur. Toplantı yerinin başköşesinde delikanlı başı oturur. Onun her iki tarafında yardımcıları ve daha sonra diğerleri sıra ile delikanlılık ve yaş durumuna göre kapıya doğru sıralanır, bağdaş kurarak veya dizlerini bükerek otururlar. Ayak ayak üzerine atılmaz, çok ayıp sayılır. Gençler mutlaka diz çökerek oturmak mecburiyetindedirler.

Mecliste saz çalanların oturma düzeni de bir geleneğe bağlıdır. Saz töresinde; yaşlı ve usta kişi saz çalanların ortasında ve yüksekte. oturur. Meclisi idare eden delikanlı başının işareti ile saz başlar.

Ankaralıların deyimiyle saz başlar söz biter. Mecliste artık hiç kimse konuşmaz. Divanlarda kesinlikle saz çalana müdahale edilmezdi. Divanlarda bağlama ve çeşitlerinden başka zilli maşa ve şimşir kaşık kullanılır, bunlar da sadece ritim için dize vurularak çalınırdı. Divanlarda türküler söylenir, oyunlar oynanırdı.

Töreye göre divanlarda şu bölümler yer alırdı:

- Divan ayağı
- Kırat
- Muhabbet (oturak) havaları
- Zil Havaları
- Oyun Havaları
- Bozlak ve Ağıtlar

Bu bölümlerin her biri ayrı bir araştırma konusu olup, her biri ayrı bir makale konusu şeklinde ele alınmalıdır. Ancak yeri gelmişken muhabbet divan ayağı ile başlar demiştik, işte onun en güzel örneklerinden biri:

ASALET (Kalenderi Divan Ayağı)

Asalet bir altın idi pul oldu
Türlü, türlü bedenlere çul oldu
İmanın yolu keseden geçeli,
Kimi çula, kimi pula, kul oldu.

Kim arıyor ilim ile irfanı!
Fazileti, hâkimiyeti, vicdanı
Endamın güzel, kesen dolu ise
Sensin herkesin beyi, sultanı.


Ankaralı Cavit Bayyiğit

Daha sonra mutlaka bir kırat okunur, çünkü Türk’ten ve türküden bahsedip kırattan bahsetmemek söz konusu olamaz. Bozlak şeklinde söylenen kıratın aslında Ankaralı için özel bir hikâyesi de vardır.

Gezdir anam gezdir de kıratı gezdir
Götür nalbanda da nalını dizdir
Kıratın göğsüne maşallah yazdır
Ağam sever kıratı ben de yiğidi

Muhabbet ve zil havaları ile devam eden divan gecesinde herkesin kanı kaynamış, coşku son haddine gelmiştir. Artık oyun havaları çalınmaya başlar Hüdayda çalınır, söylenir,

Gökte yıldız ellidir
Ellisi de bellidir
Bir teki var gerdanda
O, gözele peylidir
Hüdayda da kara gözlüm hüdayda
Battı da doğmaz ne fayda

İki delikanlı fırlar çıkar ortalık yere. Şöyle bir kostak kostak gezinirler. Yiğitçe dolanırlar ortada. Sağ elleri silahlıklarının üstündedir. Şahlanır gibi iki adım atarlar, yay gibi yaylanıp dururlar. Tekrar yürürler.

Törendeki divanın sonuna gelinmiştir

Ankara’da divanın bittiği, Cezayir Türküsünün Çalınmasıyla anlaşılır. Bu parçadan sonra kesinlikle başka bir şey çalınmaz muhabbet sona erer.

CEZAYİR TÜRKÜSÜ

Cezayir’in ufak ufak evleri
İçindedir ağaları beyleri,
Türkçe bilmez mani söyler dilleri,
Tunus, Trablus ve Cezayir of!

Günümüzde divan bitmiştir!

Günümüzde gerek radyo ve televizyonlarda, gerek piyasalardaki kaset ve CD’lerde düğün salonları ve konserlerde bize Ankara oyunları ve müziği olarak sunulan müziklerin kesinlikle geleneksel yapıyla hiçbir alakası yoktur.

Günümüzde zilli maşa yerine zil çalınmakta, dansözlerin, köçeklerin kullandığı zil, Ankara oyunlarına sokularak bu özelliği varmış gibi kullanılmakta ve bu olmayan töre Ankara âlem geceleri adı altında zaten yozlaştırılmış Ankara oyunlarına yansıtılmaktadır.

Aslında Ankara oyun geleneğinde kaşıkla oyun da yoktur. SEĞMEN ritm için parmağını şıkladır. Vurur dizini toprağa, sallar palasını havaya…

Seyfettin Aslan

http://www.seyfettinaslan.gen.tr/sa/index.php?option=com_content&task=view&id=219&Itemid=60