Yaylada çalıp Paris’te şöhret oldular PDF Yazdır e-Posta

 

Batı Torosların çoban müziği, İstanbul’dan önce Paris’te tanındı. Fransızların keşfettiği ‘Yayla Grubu’ Avrupa konserlerinin ardından Türkiye’den de davet almaya başladı.

 

 

Dağlar arasından akıp gelen suyun kaynağı gibi onların müziği; kendiliğinden ve dupduru… Yaşadıkları yer de dağlar ardında zaten. Denizli’nin uzak ilçelerinden Çameli, ki halk arasında ‘Çamali’ diye telaffuz edilir, çamlar arasında bir ‘el’ hakikaten… Ancak, onları görmek için ilçeyi de geçip yaylaya varmak gerekiyor; Gökçeyaka’ya… Peki, onlar kim? Dedelerinden, babalarından öğrendikleri müziği keçileri düze çıkarmak için çalıp söylerken, kendilerini Paris’te, Brüksel’de buluvermiş bir grup Yörük…

Hikâyelerini dinlemek için yolumuzu yaylaya düşürdük. Yazları gelen Fransızlara, belgeselcilere ve ODTÜ’lü öğrencilere alışkın müzisyenler, ‘ilk gazeteci’yi güler yüzle karşılayıp evlerinde bir gün ağırladılar. Sabah erken saatlerde başlayıp akşama dek süren söyleşimize üç telli bağlamanın, çam düdüğünün, kemanın dokunaklı sesi ve muhabbet kuşu ‘Pamuk’un cıvıltısı eşlik etti, kuzineli sobadan yeni çıkmış ekmeğin kokusunu da unutmayalım…

‘Yayla Grubu’nun iki kıdemli üyesi, Mehmet Şakır ve Hasan Yıldırım rahmetli olmuş. Şimdi geleneği devam ettirenlerin en yaşlısı ‘Koca Usta’ lakaplı Hayri Dev… Oğulları Bayram, Zafer ve torunu Kısmet bu yolda onu yalnız bırakmamış. Köy düğünlerine ve Avrupa konserlerine beraberce gidip geliyorlar. Kalan Müzik’ten yeni çıkan ‘Yayla’ albümü de ortak çalışmalarının ürünü.

Yaylalı müzisyenleri çam ormanlarından, başı dumanlı dağlardan alıp havaalanlarına, müzik stüdyolarına, konser salonlarına taşıyan süreç, tam anlamıyla bir ‘keşif’le başlıyor. 1990’lara uzanan bu keşfin başaktörü Fransız etnomüzikolog Jèrôme Cler… Talip Özkan’dan bağlama öğrendikten sonra hocasının “Acıpayam’a, doğduğum yere git.” öğüdüne kulak veren Cler, Denizli yöresinde amatörce doldurulmuş bir kasetten Hayri Dev’in müziğini duyuyor. Gerisini Hayri Amca’dan dinleyelim: “Bandı kendimiz doldurmuştuk. Cerom, müziğimizi duyunca gelip buldu bizi. Bu yörede bir düğünde çalıyorduk o gün. Beni ayrı bir yerde dinledikten sonra adımı avucuna yazdı. Haftaya varmadı Paris’ten davet geldi. Gittik biz de.”

Doktora tezini ‘Güney Türkiye’de müzik ve köy müzisyenleri’ üzerine yapan Jèrôme, o gün bugündür yaylanın ‘Cerom Abi’si… “O çıkıp gelmeseydi, yazları iki ay düğünlerde çalıp söylediğimizle geçiniyorduk.” diyor Zafer Dev, “Fakirlik vardı. Yayladaki evlerimizi bile Fransa’daki müzik festivalinden aldığımız birincilik ödülüyle yaptırdık.” Bir ödül de Brüksel’den gelmiş ‘Yayla Grubu’na, İpekyolu üzerindeki ülkelerin müziğinin yarıştığı bir festivalden yine birincilikle dönmüşler. Brüksel’de kaldıkları bir ay boyunca, toplam altı bin öğrenciye kendi müziklerini tanıtma fırsatı da bulmuşlar. Konser verdikleri Avrupa şehirleri arasında Amsterdam ve Strasburg da var.


ÇOK DİKKATLİ VE SAYGILILAR

Zafer Dev, Avrupalı konser dinleyicisini tanımlarken ‘çok dikkatli ve saygılılar’ ifadesini kullanıyor. Hayri Amca da, bir Paris konserinde salondaki beş yüz kişinin onunla birlikte parmak şıklatmasından çok keyiflenmiş. Dedesinden öğrendiği bu havanın gün gelip Fransızları coşturacağını nereden bilsin! “Ninem pek severdi bu gaydeyi.” diyor Hayri Amca, “Keçiler bir yanda yayılıyor, koyunlar öbür yanda, ortada süt kazanı kaynıyor. Ninem dedeme diyor ki, ‘Kurban olduğum hani şu el patlattığın bir kayde vardı ya, oncağızı çal da yüreğim serinlesin. De gayri gocamanım, süt kaynayakoydu katıverecem.’ Biz ormanın arkasında onları dinliyoruz. Kolay mı öyle yanlarına gitmek!”

Hayri Dev’e kalırsa, ninesinin ve yaylanın kadınlarının bu zorlayıcı tavrı olmasaydı, yalnızca Çameli’ne has bu havalar çoktan kaybolup gitmişti. Yeri gelmişken ‘ormanın arkasında’ ifadesinin Hayri Amca için neredeyse özel bir anlam taşıdığını söylemeliyiz. Çocukluk yıllarında dedesinin çaldığı bağlamayı gizlice dinlediği ‘ormanın arkası’, ilk gençlik yıllarında başladığı yarenlik toplantılarında onu babasından gizler olmuş. Bugün, kendisinden başka kimsenin yapamadığı ‘çam düdüğü’ne neden gizli düdük dendiğini şöyle anlatıyor Koca Usta: “Düdüğü, bu ormanın arkasında çalardık, öbür ormanın arkasından duyulmazdı. Böylece kimse çobanların yarenlik yaptığını bilmezdi.”

ÇOBANLIK BİTİNCE YARENLİK UNUTULDU

Yarenlik, ayrı bir iç sızısı Hayri Amca için. Yazları açık havada yaptıkları bu tadına doyulmaz toplantılar çobanlığın bitmesiyle kayıplara karıştı, kışın evlerde buluşanlar da renkli camın tutsağı oldu. Develer çoktan terk etmişti yöreyi zaten. Böylelikle geriye sadece müzik kaldı. Çobanların keçi peşinde koşmasından, develeri düze çıkarmasından, aşklarından esintiler taşıyan eğlenceli, tekerlemeleri andıran ‘kırık hava’ların isimleri de gayet manidar. Söz gelimi, ‘deve çanı’ havası… Hayri Amca önce makama ilham veren olayı özetliyor, ardından söyleşi boyunca elinden hiç düşürmediği üç tellisiyle uygulamalı olarak gösteriyor: “Çobanlar düze çıktıklarında develerin bütün çanlarını koyuverirdi. O vakit çıkan sesler, dinle, bak aynı buna benzerdi.”

Yarenlik günlerini geçiştirmek niyetinde değil Koca Usta, anlatırken gözleri sevinçle parlıyor: “Çobanlık ata mesleği, Yörük mesleği, 12 yaşında başladım ben, böylelikle müziğe de başlamış oldum. Dedemgilin çaldığı çalgı olduğu gibi içime girmiş zaten. Oyunu bırakır onları dinlerdik biz. Keçiyi, koyunu hangi dağa götüreceksek orada toplanır, yarenlik yapardık. İlle bu kırık gayde üzerine. Belirli yerlerimizden biri Oyuntaşı idi biri de Dikmenbaşı. Söz verdiysen gelmen şarttır. Gelmeyen olursa gider evine ayna tutardık. Bu, ‘ille gel’ anlamı taşırdı. Hep birlikte olacağız, yoksa yarenlik yapılmaz. Kışın da her akşam bir evde toplanırdık, beraber çalıp söylerdik. Oynamak istemeyen olursa, kapıyı kilitler dışarı salmazdık. Böyle böyle gelişti işte müziğimiz, oyunumuz.”

Çameli’nde erkekler üç telliyle, kemanla, çam düdüğüyle ‘kırık hava’ üzerine çalıp söylerken kadınlar, onları yüreklendirmekle yetinmemiş, ‘boğaz havası’ gibi enteresan bir müzikle kendilerine özgü bir dil icat etmişler. Kaş göz işaretlerinin, yere mendil bırakmaların, taş altına mektup koymaların yerini boğaz havası almış. Hayri Amca, kadınların boğazlarıyla yaptığı müziği üç telli bağlamaya uyarlamış, hem çalıyor hem anlatıyor: “Oğlan karşı yakadan ‘of ooof dedi miydi, kızlar beri yakadan boğaz gaydesi tutturur. İki üç kız aynı anda yapar ama zannedersin ki tek ses var.” Odada sessiz sedasız oturan Leman Teyze’yi işaret edip; “Bak, o da iyi bilirdi boğaz havasını.” diyor, “İlkin çobanlıkta gördüm kendisini, sonra anam babam evlen deyince, hemen kabul ettim.” Yaylanın yeni nesil kızları boğaz havası bilmiyor, yaşlıların da artık gücü yetmiyor.

ÇAM DÜDÜĞÜNÜ HERKES YAPAMAZ YAPSA DA ÇALAMAZ

Hayri Amca’ya ‘Dev’ soyadını nasıl aldığını soruyoruz. Sonra da ona niye ‘Koca Usta’ dendiğini. Soyadının arkasında, ‘dokuz camızla’ doymayacak denli kalabalık, birbirlerine hayli tutkun yarı efsanevî dedeler var. “Bizim sülale ‘Kırk Devler’ sülalesidir. Birbirlerine o kadar bağlılarmış ki, her işi imece usulü yaparlarmış. Ne derece tutkunlarmış gör bak; dedemin babası Halil Ağa mart ayında tek başına yaylaya çıkmış. Ertesi gün dokuz karış kar yağıyor, her taraf kapanıyor. Kırk atlı, bata çıka yaylaya varıp Halil Ağa’yı oradan çıkarıyor. Ev, kardan görünmez olmuş, dumanından buluyorlar. Biz olsak şimdi, ‘Aman giderse gitsin.’ deriz. Nerden olduysa o kalabalığa ‘ölet’ hastalığı geliyor. Veba gibi bir şey. Sülale kırılıp gidiyor. Sağ kalanlar buraya gelip yerleşiyor işte. Onların geldiği yöre de zamanla toprağa karışıp kayboluyor.”

‘Koca Usta’ lakabını da fazlasıyla hak ettiğini düşünüyor Hayri Dev. Başındaki kasketi kendisi dikmiş mesela, evdeki tahta işçiliği ona ait, en büyük ‘zanaat’ı da bağlama çalıp, çam düdüğü üflemesi. Çam düdüğü deyip de geçmemeli; ilkbaharda ‘dukkuk’ kuşu ötünce taze çam dalından yapılan düdüğü çalması da muhafaza etmesi de marifet istiyor. Yörede bu düdüğü yapan olsa bile Hayri Amca gibi ustalıkla çalan yok. Ne olacak peki? Çam düdüğünden çıkan coşkulu ses unutulacak mı? Kurs açılması gerektiğinden söz ediyor Koca Usta; üç telli bağlamanın, boğaz havasının, çam düdüğünün ve oyunların öğretildiği bir kurs olmazsa bu işler biter. Ona kalırsa, Fransız Kültür Bakanlığı bizim bakanlıktan daha gayretli bu konuda. Her yaz bir iki genci bütün masraflarını karşılayarak Çameli’ne gönderiyor. Gençler azimli, güzel de çalıyorlar ama Hayri Amca’nın deyimiyle üç telliye ‘dil verdirmek’ o kadar kolay değil.

Hayri Amca, büyük dedeleri ‘Kırk Devler’ zamanındaki gibi kalabalık bir aileye sahip değil; ama birbirlerine en az onlar kadar tutkunlar. İki oğlu Bayram ve Zafer, ‘İlle de babamın yolundan gideceğiz.’ diyor. 26 yaşındaki torun Kısmet, Avrupa’ya henüz çıkmasa da Türkiye konserlerine katılmaya başladı bile. Aralarında bir iş bölümü de var. Bayram, ardıç ağacından üç telli bağlama yapıyor, Zafer ve Kısmet konserlerde Koca Usta’ya eşlik ediyor. Köyün iki kemancısı Mehmet Şakır ve Hasan Yıldırım’ın vefatından sonra kemanı yaşatmak da Kısmet’in görevi. Yazları İzmir, Denizli, Aydın, Fethiye ve civar köylerdeki düğünlere de hep birlikte gidiyorlar. Konserler, seyahatler, albümler hayatlarına biraz refah ve canlılık getirmiş. Bir bekleme hâli var üzerlerinde, yeni bir albüm daha çıkarabiliriz, her an bir yerden davet alabiliriz, yeniden Avrupa’ya gidebiliriz.

Bunun dışında değişen bir şey yok yaylada; Hayri Amca 74 yaşına rağmen, tarlayı gübreliyor. Buğdayı ambara atınca hep bir ağızdan, ‘çok şükür’ diyorlar. Eve ekmek götürmenin yolu hâlâ düğünlerden geçiyor. Bir farkla ki, müziklerinin kıymetini anlamış bulunuyorlar. İlkokul üçüncü sınıftayken babasının yanında düğünlerde davul çalmaya başlayan Zafer, “Paris’te, bizim konservatuar öğrencileriyle çalınca müziğimizin değerini anladık.” diyor, “Biz önce çaldık, kaynak bizdik çünkü; onların çaldığı biraz daha gelişmiş hâliydi; ama Avrupa’da insanlar kaynağın peşinde.”

Yayla Grubu’nun en genç ve haliyle beklentisi en fazla olan üyesi Kısmet, ilkokulu bitirince kısa bir süre marangoz yanında çalışmış; ama ‘içinde hep müzik’ olduğu için üç telli bağlamayı eline alıp dedesinin yoluna girmiş. İlk bağlamasını Jèrôme Cler’in hediye etmesi oldukça manidar. Yörede keman çalan kimse kalmadığı için Kısmet’e İtalya’dan keman göndermesi de öyle… “Kursa gitmeden, çalan kimseleri görmeden kemanı nasıl öğrendin?” diye soruyoruz Kısmet’e. “Hasan Dayı ölmeden önce yanına gitmiştim bir kez. Onun çalışından biraz kaptım. Akort yapmayı dedemden öğrendim; dedem Hasan Dayı’yla beraber çaldığı için bağlamasını kemana göre akort ederdi. Jèrôme da bana Akkulak Amca (Mehmet Şakır) ve Hasan Dayı hayattayken kaydettikleri görüntüleri gönderdi. Onları izleyerek öğrendim kemanı.” Düğün sezonu bitince otellerde keman, org çalan ve müzik dışında yapacak bir iş bulamayan Kısmet’in kulağı Fransa’dan ‘Cerom Abi’den gelecek bir davette…

http://www.aksiyon.com.tr/detay.php?id=27082