LEED SERTİFİKASYONU

Architect Scott M. Kemp designed the house in Ladner, British Columbia, Canada. Houses are designed as small as possible but allow for maximum flexibility – including the adaptation of the use of the aging population and the subsequent reduced mobility. The design combines the features of sustainability and the house has achieved Platinum LEED rating from the Canada Green Building Council. Houses envisioned as a simple shelter – provide protection from the elements while maximizing the connection to the natural environment of the river, by breaking down barriers of space / indoor outdoor. Transparency through the building to maximize exposure to resolve conflicts with a view to the north of the desire for maximum sunlight.

LEED SERTİFİKASYONU

Klasik binalara göre daha sağlıklı, çevreye saygılı, işletme giderleri ile daha ekonomik ve kârlı olan yüksek performanslı binaları tanımlayan LEED Yeşil Bina Derecelendirme Sistemi, gönüllü bir sertifika sitemidir. LEED sertifikası Amerika Birleşik Devletleri Yeşil Bina Konseyi olan USGBC tarafından verilmektedir.

LEED SERTİFİKASYONUBugün dünyada en yaygın, güvenilir ve geçerli Yeşil Bina Sertifika Sistemi LEED sertifikasyonudur. Bu nedenle pazarda en fazla tercih edilen sertifikasyon sistemi LEED’dir. Diğerleri başlıca şunlardır: 1990’da İngiltere’de ortaya çıkan BREEAM (Building Research Establishment Environmental Assessment Method), 1998’de gelişmiş ülkelerin biraraya gelmesiyle kurulan kurulan IISBE (International Initiative for Sustainable Built Environment), 2003’de BREEAM’den uyarlanarak Avustralya’da oluşturulan Greenstar, 2004’de Japonya’da ortaya çıkan CASBEE (Comprehensive Assessment for Building Environmental Efficiency) ve 2009’da Almanya’da ortaya çıkan DGNB (Deutsche Gesellschaft fur Nachhaltiges Bauen).

LEED, yeni bina inşasında veya mevcut bina renovasyonunda uygulanacak belli başlı sürdürülebilir tasarım kriterleri için geliştirilmiş bir puanlama sistemidir. LEED® siteminde yapılar, farklı puan ağırlığına sahip aşağıda belirtilen 7 kategoride değerlendirilmektedir:

Devamını oku...
 
Uluslararası Yeşil Binalar Zirvesi

Çevre Dostu Yeşil Binalar Derneği'nden Uluslararası Yeşil Binalar Zirvesi

Çevre Dostu Yeşil Binalar Derneği20-21 Şubat 2012 tarihlerinde Çevre Dostu Yeşil Binalar Derneği 2 gün sürecek "Uluslararası Yeşil Binalar Zirvesi"ni düzenleyecektir. Yapı sektörünün yeşil dönüşümüne öncülük edecek konferansa, ulusal ve uluslararası alanlarında saygın konuşmacılar katılacaktır. 

Zirve programı için tıklayınız  

Zirve duyurusu için tıklayınız 

Katılım formu için tıklayınız

 
Ekokent - Ecocity Nedir?


Ekokent - Ecocity


Ekokent kavramı, kentlerin sürdürülebilirliğine yönelik arayış ve çabaların sonucu ortaya çıkmıştır.

İnsan, kent ve çevrenin birbirleri ile ilişki ve etkileşim içerisinde ele alındığı bir kent tasarım ve uygulama yaklaşımıdır. Kelimenin (ecocity) ilk kullanıldığı kaynak Richard Register’in 1987’de yayınlanan "Ecocity Berkeley: building cities for a healthy future." adlı kitabıdır.

   Ekokent / Ecocity

Günümüzde konuya ilgi sürekli artmakta, şehir-bölge planlamacıları, mimarlar ve yerel yöneticiler tarafından tartışılıp geliştirilmektedir. Ekokent tasarımında, kentin çevre üzerinde etkisinin azaltılması, yenilenebilir enerji kaynakları kullanımı, en düşük düzeyde atık üretimi, geri dönüşümlü malzeme kullanımı (ekolojik ayakizinin* en aza indirgenmesi) gibi ilkeler gözetilmektedir.


Kentlerin Yeni Adı


1972 Stockholm Konferansı’ndan beri kullanımda olan sürdürülebilirlik kavramı insanoğlunun oldukça geç bir zamanda algılayabildiği bir zihinsel durum olmuştur. Fakat, sürdürülebilirliğin kentlere ve kentleşmeye uygulanması, insan yerleşimleri tarihinin ya da daha üst bir düzeyde kent tarihinin modern öncesi döneminin yabancı olmadığı bir olguydu. Bu uygulama modernlikle birlikte sert ve tahripkar bir kesintiye uğradı.

Kadim kentler, hatta yakın zamana kadar pek çok kent, kentin kurulacağı mekanın florası ve faunası dikkate alınarak kurulurdu. Ekokentler tekrar aynı noktaya gelmemizin sonucu olarak ortaya çıkmaya başladılar. İki tipik örnek olarak tasarlanan Çin’de Dongtan ve İspanya’daki Sociopolis ne kadar başarılı örnekler olacaklar, bu belli değil ama en azından kitlesel bir deneme olarak dikkate değerdirler. Bu kentler başta olmak üzere, ekokent modelinde esas alınan, ‘arabaya göre değil, insana göre kent’ yaklaşımı en azından nazari olarak doğru gözükmektedir.

Ekokentler üzerine çalışanlar, yapıp ettikleri ile ilgili pek çok şey söylemektedirler. Fakat, tamamı, hiç de farkında olmadan şu dört unsuru dile getirmektedirler.

• Toprağı yaşatmak
• Suyu yaşatmak
• Havayı yaşatmak
• Isıyı denetim altında tutmak

Bu dörtlü yaşarsa, onların yaşattıkları da yaşar. Hepsi yaşarsa insan da yaşar.


Peki, bu nasıl olacak? Konuyu biraz açacak olursak şunları söyleyebiliriz:

• En az doğal kaynak kullanarak

• Ekolojik ayakizini en aza indirerek

• Sera gazına yol açan uygulamaları sıfırlayarak

• Sıfır karbon ilkesini hayata geçirerek

• Kent içi ulaşımda motorlu araçları safdışı edip yürümeyi en mümkün hale getirerek

• En az motor kullanıp -en az kirletici gaz yanında- en az ısı yayarak

• Güneşten, rüzgardan, akıntıdan, dalgadan enerji kaynağı olarak en yüksek düzeyde faydalanarak

• Kullanılabilir suyu en az düzeyde atıksuya dönüştürmeye sebep olarak

• Binaları hava akımlarını kesmeyecek şekilde inşa ederek

• Cadde-sokak düzenini hava akımlarını kesmeyecek şekilde kurarak

• Binaları hava akımını kullanarak, klima kullanmadan, serinleterek

• Binaları dışarıyı ısıtmayacak şekilde yaparak

• Kentin gıdasını kent içi ve kent çevresinde aynı kentin insanları tarafından organik tarım ilkelerine göre üreterek

• Yeniden kullanma, yeniden üretim ve dönüşüm ilkelerine uyarak; atıklar yeniden ve yeniden kullanarak

• Çok yoğun bir ağaçlandırma ve yeşil koridorlarla tüm kentin bir orman gibi olmasını sağlayarak (Ağaçlı semtlerin daha serin olduğu, daha az klima kullanımına ihtiyaç gösterdiği bilimsel bir gerçek. Ağacın yeşil bir estetik sağlaması, havayı temizlemesi ve ses kirliliğini azaltması özellikleri zaten biliniyor.)

Kent hayatındaki en büyük olgudan en küçüğüne kadar akla gelen ne varsa ekokent nizamı içinde yeniden düşünülmesi ve bütündeki yerine yerleştirilmesi gerekiyor. Mesela, kentte sokağa döşenen bir taşın bile ısı özelliği dikkate alınarak döşenmesi gerekiyor. Biraz açarak birkaç örnek daha sıralayalım:

• Modern banyolarda yıkanma öncesinde sıcak su gelene kadar akan su boşa gidiyor. Aslında bu bir boşa gitme değil sadece. Musluktan çıkmış olan su o anda atıksu haline geliyor. 1 litre evsel atıksu 8 litre içilebilir suyu kullanılamaz hale getiriyor. Muslukların sensörlü hale getirilmesi gerekiyor. Su ısıtma sistemlerinin değiştirilmesi gerekiyor. Termostatlı batarya uygulamasının mecburi kılınması gerekiyor. Termostatlı batarya pek çok faydasının yanında suyu hemen ısıtarak boşa akıtılmamış olmasını sağlıyor.

• Tıraş olurken, makyaj silerken, diş fırçalarken, su pek çok insan tarafından boşa akıtılıyor yani hiç kullanılmadan atıksuya dönüştürülüyor.

• Tuvalet rezervuarları ve sifon sistemi su israfını zirveye taşıyor. Bir fili temizleyecek kadar bol su harcayan sistemler yerine, küçük abdest-büyük abdest ayrımına göre ikili yapısı olan sistemlerin kullanılması gerekiyor.

• Yıkanırken akan su kullanmak en temizi ama akan su banyo sürecinin başından sonuna kadar akan su olmak zorunda değil; belki zaman zaman kapatılması veya kurna sistemi benzer uygulamaların devreye girmesi gerekiyor.

• Ev temizliğinde ‘silme’ yerine yıkamayı tercih etme aynı şekilde suyun atıksuya dönüştürülmesi anlamına geliyor. Özellikle, balkon ve teras yıkama çok ciddi boyutlarda atıksu üretimi demektir.

• Halı ve araba yıkama da aynı derecede atık su üretimine yol açmaktadır.
• Bahçe ve çiçek sulama yerine bahçe ve çiçek yıkamaya dönüştürülen bu eylemler de aynı feci sonuçları doğurmaktadır.

• Motorlu ve elektrikli ev-işyeri-ofis aletleri ısınma etkisi meydana getirmektedirler. Ayrıca, bazılarında kullanılan gazlar da ayrı bir sorundur.

• Lamba-ışık-aydınlatma sistemleri küresel ısınmaya etki etmektedir. (Bunun yanında, gereksiz aydınlatmaya da sebep olmakta, insan ve diğer canlıların, bitkiler dahil ihtiyaç duymadığı bir aydınlanmaya da yol açmaktadır. Bu, özellikle insanların uyku düzenlerine etki etmekte ve uykunun getirdiği istirahat ve tedavi edici sonuçlara erişememeye sebep olmaktadır.)

• Motorlu kara taşıtlarının dört tekerli çift koltuklu 4-5 kişilik olanlarında motor 2000cc’nin üzerine çıkmaması gerekiyor. İstisnalar hariç olmak üzere, çoğu arabanın 1600cc’nin altında kalması gerekiyor. Hiç kimse 5 saniyede ya da 10 saniyede 100 km hıza ihtiyaç duymamaktadır. Cc ve hp ilişkisinin buna göre yeniden belirlenmesi gerekiyor.

• Trafik sıkışıklığının sadece işe geç kalmaya sebep olmadığını anlamak ve mutlaka önlemek gerekiyor, zira daha fazla trafikte kalan bir araç daha fazla yakıt tüketiyor, daha fazla ısı yayıyor, daha fazla ses kirliliği yapıyor. (Trafikte araç olmayınca kendiliğinden hallolan bir sorun olduğunu akıldan çıkarmamak gerekir.)

• Sigara-tütün kullanımı baştan sona hem hava kirliliğine hem de ısı artışına etki etmektedir. Dünyada bir günde yakılan/tüttürülen tütün miktarının etkisi büyük çaplı orman yangınlarından farksızdır.

• Isıtma ve soğutma sistemleri, yani kalorifer ve klima sistemlerinin enerji üretimi ile birlikte düşünülmesi gerekiyor (Tokyo’da Shinjuki örneği)

• Yağmur suyu biriktirmek doğayla en iyi dostluk örneklerinden biri olabilir. Ayrıca suyu ikili düşünmek ve beden için tüketilen su ile mekan ve doğa için tüketilen suyu iki ayrı sisteme yüklemek ve kullanmak gerekir.

• Deterjan kullanımı yerine eskilerin kullandıkları, zararını tabiatın karşılayabildiği sabun ve sabun tozu vb kullanmak gerekiyor. Modern kültür, suyu ve sabunu temizlik için yeterli görmeyen bir ilginç bir kültür haline geldikten sonra, insanlar neredeyse suyu ve sabunu deterjanla yıkayıp öyle kullanacaklar. Halbuki, mesela çamaşırda beyaza yapılan atıf, doğal beyazdan saptıkça doğada geri dönüşü olmayacak tahribatlara yol açmaktadır. Aynı marazi durum bulaşıkta da başka temizlik alanlarında da görülmektedir.

• Çekirdek aile tüketimi artırıyor, daha büyük ailelerle toplam tüketimin azaltılması gerekiyor.

Mesela, bir lambayla 1 kişi de aydınlanabilir 10 kişi de. Altındaki kişi sayısı arttıkça lambanın harcadığı elektrik ve yaydığı ısı artmamaktadır. Bu örnek, kullanılan pek çok nesneye teşmil edilebilir.

Bu örnekleri çok daha artırmak mümkündür. Gerçekten, o kadar çok husus var ki bahsedilmesi gereken. İşte bir örnek daha:

• Göçmen kuşların güzergahını kesen yüksek binalar inşa etmekten kaçınmak gerekiyor. (İstanbul bunun en acı örneklerinden birini yaşıyor. İstanbul’daki gökdelenler göçmen kuşların güzergahı üzerinde ve onlara zarar veriyorlar. Ekosisteme verilen en ufak bir zarar daha büyük bir zarar olarak insana geri dönmektedir.)

Bunun ekokentle ne ilgisi var demeyiniz. Ekokent doğayla dost kent demek.


Biraz da Eleştiri

Kadim öğretinin dört unsuru vardı: Toprak, Hava, Su ve Ateş. Düzen bu dörtlü üzerine kurulmuştu ve unsurlar arasındaki denge kainatın dengesi demekti. Dört unsura yüklenen kutsallık aynı zamanda onların korunması anlamına da geliyordu. Ekokentler yukarıda belirtildiği üzere, farkında olmadan bu dört unsura geri dönüşün adıdır.

Modern zihniyet parçacıl ve indirgemeci bir zihniyettir. Bütünü parçalar ve onu bir parçasına indirger. F. Bacon’ın dünyayı işkence edilmesi gereken bir varlık olarak görmesi, R. Descartes’ın onu düşünülen nesneye dönüştürmesi ve düşünen Ben’den sıyırması, I.Newton’un geliştirdiği mekanist tasavvur varlığı kendi bütünlüğünden kopardı. Heidegger’in varlığın unutuluşu dediği şey buydu. Kopuk algı ve kopuk bilincin kurduğu şehirler yani modern adamın şehirleri tabiattan kopuk, tabiattan intikam alan alırcasına, ona boyun eğdirircesine, ona diz çöktürürcesine kurulan şehirlerdi. Sonuçta kaybeden tabiat oldu elbette. Ama insanın, asıl kaybedenin kendisi olduğunu anlaması fazla uzun sürmedi. Çözüm olarak bulduğu şey sürdürülebilir kentleşme ve bu eksende ekokentler oldu.

Oldu olmasına ama kanaatimizce asıl sorun da burada başlıyor. Sürdürülebilir kentleşme ihtiyacı nereden doğdu? Ekokent ihtiyacı nereden doğdu? Kapitalizmin tahripkar tabiatından doğdu. Yapılması gereken şey, her şeyden önce bir zihniyet değişimi olmak zorundadır. Açık seçik bir şekilde söylemek gerekirse, önce kapitalizmi terk etmek gerekir. Ekokenti kuracak olan zihniyet kapitalist bir zihniyetse bunun sonucu bir başka talan ve tahribat olacaktır.

Tarihin kökünden beri insanoğlu tabiatı kullanmış ve tüketmiştir ama hiçbir zaman ona işkence etmemiştir, ona düşman gözüyle bakmamıştır, hiçbir zaman ona saldırmamıştır. Ne zamanki kapitalist Ben ortaya çıkmıştır, işte o zaman her şey kökünden değişmiş, tabiat kendini yenileyemez hale gelmiştir.


Bu sebeple;

• Kapitalizmi ve onu kapitalizm yapan değerlerini terk etmek gerekiyor.
• Yeniden toprak, su, hava, ateş demek gerekiyor.
• Doğaya, işkence edilmesi gereken bir varlık olarak değil, biraz da ‘animistik’ bir yaklaşımla, aynı özü taşıyor olduğumuzun idrakini sergileyen bir yaklaşım benimsemek gerekiyor.
• Artık bir maraza dönüşmüş olan hazcı kültürün terk edilmesi, tüketim felsefesinin değişmesi ve kanaat kültürünün yaygınlaşması gerekiyor.

Kadim bilgelik toprak, su, hava ve ateş derken elementler tablosu denilen modern bilgiyi hafızasına kaydetmiş biri için elbette son derece cahilane bir şey söylüyordu. Ama döndük dolaştık yine aynı noktaya geldik. Modern yöntemlerle toprağı, suyu ve havayı öldürdük, dünyanın ateşi yükseldi. Kadim insan her neyin farkında idiyse, onun farkında olduğu şey bir denge oluşturuyordu ve bu en büyük bilgelikti. Modern kentler bu kadim bilgeliğin cahili olmanın tezahür alanları oldular.


Sonuç

Kentler dünyanın en devamlı iki örgütlenmesinden biridir. Kent ve aile dünyadaki tüm diğer kurumlardan daha uzun ömürlü olmuşlardır. Kentler devletlerden daha uzun ömürlüdür. Mesela, İstanbul’dan üç tane imparatorluk geçmiştir. Bu imparatorlukların tamamı tarih sahnesinden çekilmiştir ama İstanbul 2700 yıldır hala bir kent olarak yaşamaya devam etmektedir. Kentler böyledir. Bir devletin ömrü içerisinde kurulup yıkılan kentlerin olduğunu gözden kaçırıyor değiliz ama özü itibarıyla kentler uzun ömürlü olurlar. Tarihin bilinen ilk kentlerinin bazıları İstanbul gibi hayattalar ama onların zamanından beri yaşayabilen bir devlet mevcut değildir. Bu bakımdan, kentler insanoğlunun en sağlam olarak örgütlediği yapıdır. Kentin uzun ömürlü olması kendi sürdürülebilirliğini doğal olarak kendinin çözebilmesi ile ilgilidir. Tarihte, doğayı tüketen kentler olmuştur ama hiçbir zaman modern kentler gibi doğanın ruhunu iğfal eden bir tecavüz vaki olmamıştır. Bu bağlamda modern kent doğaya karşı işlenmiş suçtur. Sorun, kentleşme sorunu değil, kapitalizm sorunudur.

Emeli ve ameli kendi sonunu belirleyen bir varlık olarak insan, kendi oluşturduğu sorunlarına yine kendince çözümler bulmaktadır. Bu çözümlerin, aynı Ben tarafından ortay konması yani Ben’in değişmemiş olması endişeye yol açmaktadır. Dolayısıyla, sürdürülebilir kentleşme ve ekokent kavramı ve uygulamalarının, özünde, bir somutluk değil, felsefi ve ahlaki bir soyutluk içermesi gerektiğinin altını çiziyoruz. Bu sebeple, sürdürülebilir kent tasarımı öncelikle bir mekansal tasarım değil, zihinsel tasarım meselesi olarak algılanmak zorundadır.

Kapitalizmin temel sorunu ise kendi felsefi özünü oluşturan liberalizm sorunudur. Bırakınız yapsınlar denildi ve yapıldı yapılmaması gereken ne varsa ve sonuç ortada. Bu iki sorun devam ettikçe sürdürülebilir kentleşme mümkün olmayacaktır. Hele, ekokent hiç varolamayacaktır. Kapitalist bir zihniyetin kuracağı ekokentin de bir tür kapitalist kent olacağı açıktır. Bu sebeple, ekokent bir karşı kapitalist kent olacaksa eğer; bir anlamı, değeri, işlevi ve işlerliği olabilecektir.

*
Ekolojik Ayak İzi (Ecological Footprint / eco-footprint), tüketilen tüm doğal kaynakların üretilmesi için gereken toprak alanını gösteren bir ölçüdür. Bir eko-ayakizi, tükettiğimiz tüm enerji, su, madde, ürün ve hizmetleri üretmek için ihtiyacımız olan kara ve denizin ölçümüdür. Bu ölçümde önemli olan, bildiğimiz gibi sınırlı olan doğanın kaynaklarıyla bu yükü desteklemeyi sürdürüp sürdüremeyeceğinin değerlendirilmesidir.


Ekokentler

Şehir alanları yeryüzünün sadece yüzde ikisini kaplamasına rağmen dünyadaki kaynakların dörtte üçünü tüketiyor. Örneğin Londra’nın kendi tüketimini karşılamak için yüzölçümünün 125 katı daha fazla toprağa ihtiyacı var. Birçok çevrebilimciye göre kentler kirlilik, karbondioksit salınımı gibi birçok çevre probleminin başlıca kaynağı. Çözüm ise çoğumuzun düşündüğü gibi kırsala gitmek değil. Eğer doğanın geriye kalan kısmını korumak ve gelişmekte olan ülkelerde yaşam kalitesini iyileştirmek istiyorsak yeni bir anlayışla kentler inşa etmeye başlamamız gerekiyor. Uzmanlara göre yaygın kent anlayışının radikal bir değişikliğe ihtiyacı var. Bunun için de kendi tüketimini kendi üretimiyle karşılayan "çevre dostu" kentler yaratmak zorundayız. Örneğin sadece gazete kâğıtlarının değil, kentteki her çöpün tekrar üretilebilir olduğu bir sistemin yaratılması gerekiyor.

Geçtiğimiz yüzyılda kentleri, kaynakların sonsuz olduğunu varsayarak insandan çok arabalara göre planladılar. Araçlar bireysel özgürlüğün simgesi haline geldiği için planlarda yollar ve araç sayısı önemliydi. Ancak hidrojen gibi çevreye zararlı olmayan yakıtları kullansa bile otomobiller için inşa edilen alan birçok şeyi engelliyor. Örneğin büyük kentlerde asfalt çim, su ve ağaçların aksine güneş enerjisini emer ve çok az bir kısmını yansıtır. Böylece gece ısı yükselir. Otomobiller, klimalar ve elektrikli aletler de ısıyı arttırır, yüksek binalar rüzgârı keserek sıcaklığın dağıtılmasını engeller. Kentler kırsala göre gündüzleri en az 1 derece daha sıcakken, fark gece 6 dereceye kadar çıkabiliyor. Bu ısı artışı daha fazla klima ve daha fazla enerji kullanılmasına neden oluyor.

Yüz yıl önce, dünyadaki en büyük kent, 6,5 milyon nüfusuyla Londra’ydı. Bugünse Londra, Tokyo’nun yanında küçücük kalıyor. Bir yüzyıl önce Londra’nın nüfusunun neredeyse çeyreği kadar bir nüfusu olan Japonya’nın başkenti, o günden beri 34 milyona yükseldi ve küresel kent tablosunda zirveye yükseliyor.

Tokyo’nun olağanüstü büyümesi büyük ölçüde tek bir nedene bağlı: kırsal kesimden kente göç. Bu, bugün, 7,5 milyon olan nüfusuyla ilk yirmiye bile giremeyen Londra’ya yetişen bir çok örnekten yalnızca biri.

Kırsaldan kente göç, günümüzde tüm dünyadaki kentlerin geçmişinde görülebilir ve bizi, insanlık tarihinde önemli bir noktaya getirmiştir. 1900’de, çoğunluk kent dışında, %10’dan biraz fazlasıysa kentlerde yaşıyordu. Birleşmiş Milletler Nüfus Planlama, önümüzdeki yıldan itibaren insanlık tarihinde ilk kez kentlerde, kırsal alanlarda olduğundan daha fazla insanın yaşayacağını ve en büyük artışın, 10 milyondan fazla nüfuslu “megakent”lerde olacağını bildiriyor.

Megakentlerin hızlı artışı –şu anda toplanmda 20 tane megakent bulunuyor- muazzam çevre sorunlarını ve sosyal sorunları beraberinde getirdi. Kentler, dünya üzeridenki karaların yalnızca %2’sini kaplıyor ancak, her yıl azalmakta olan kaynakların %75’ini tüketiyor, sera etkisi yaratan gaz bulutları, milyarlarca ton katı atık ve zehirli atık nehirleri üretiyor. Sakinleri de, yiyecek için toprak ve su stoklarına, ahşap ve ağaç için de ormanlara yıkıcı etkilerde bulunuyorlar. Örneğin, Londra’nın tükettiği kaynakları sağlaması için sahip olduğu alanın 125 katına ihtiyacı var ve eğer gelişen dünyanın yeni megakentlerin batıdaki kentler gibi büymelerine izin verilirse, çevreye korkunç etkileri olacak.

Bilim adamları, dünya kaynaklarını tüm sakinlerin eşit olarak paylaştığı sürdürülebilir, “ekolojik ayak izi*”nin kişi başına 1.8 hektar olduğunu hesaplıyorlar. Bugün, Çin’in kırsal bölgelerinde bu sayı 1,6’yken, Şangay’da şimdiden 7, tipik bir Amerikalı’nınsa 9,7.

Dünya nüfusunun kırsal kesime geri dönmesini sağlamak bir seçenek değil. Modern yaşam standartları, kırsal ve kentsel alanlarda eko-ayak izlerinin birbirinden farklı olduğunu gösteriyor. Gezegeni herkesin kendine yetecek şekilde yaşayacağı parsellere bölmek de, asla gerçekleşmeyecek olmasının yanısıra, kendi doğal felaketleriyle sonuçlanacaktır.
Doğadan kalanları korumak zorundaysak ve dünyanın gelişmekte olan uluslarındaki yaşam koşullarını iyileştirme talebiyle karşı karşıyaysak, yeni bir kent yaşamı biçimi tek seçeneğimiz. Bir kentin boyutları enerji üretimi, geridönüşüm ve toplu taşıma gibi konularda ölçek ekonomileri yaratacaktır. Hatta şehirlerin kendilerini kısmen beslemeleri söz konusu olmalı. Dünya üzerindeki parazitler olmaktan uzak, şehirler dünyanın patlayan nüfusu için sürdürülebilir yaşamın anahtarını ellerinde tutabilirler – eğer doğru inşa edilirlerse.

Neyse ki, hükümetler, plancılar, mimarlar ve mühendisler bu fikri fark etmeye başladılar ve yeşil megakentler için yeni yollar hayal ediyorlar. Yaklaşımları iki ana prensibe dayanıyor: mümkün olan herşeyin geridönüşümü ve araba kullanımının minimuma indirilmesi. Enerji-etkin binaların geliştirilmesi kadar, toplu taşıma kullanımının arttırılması ve yerleşim, ticaret ve endüstri alanlarına ayırmak yerine, kentlerin bütünleşik çalışma ve yaşama alanarının ortak olduğu çevreler oluşacak şekilde düzenlenmesine dikkat ediliyor.

Büyük fikirler hala çizim tahtasında, ancak bir çok kent ekolojik projelerini sergilemekteler. Örneğin, Avustralya’da Melbourne Kent Konseyi’nin 50 milyon Dolar’lık binasında asılı bahçeler, havayı soğutan fıskiyeler, rüzgar türbinlari ve güneş panelleri binada tüketilen elektriğin %85’ini üretiyor ve çatıdaki yağmur suyu kollektörleri ihtiyacı olan suyun %70’ini biriktiriyor. Berlin’de, Almanya’nın yeni Reichstag yapısı da nötr karbon sebze yağları yakarak karbondioksit emisyonunu %94 oranında azaltıyor. Avusturya’da Viyana’da 1.500 bisiklet ücretsiz dağıtıldı. İzlanda, Reykjavik hidrojenli toplu taşımanın öncülerinden ve Şangay’da 100.000 güneş panelinin kurulması için devlet esteği veriliyor. Çin kenti aynı zamanda bu amaçla üretilmiş ilk eko-kenti yaratarak tüm bu fikirleri test etmek üzere.

Ne yazık ki, geçtiğimiz yüzyılda çoğu kent yanlış yönde ilerledi. Plancılar toprak, yakıt ve beton gibi kaynaklar sınırsızmış ve atık, mümkün olan en ucuz şekilde mümkün olduğunca uzağa yığılacak bir şeymiş gibi tasarım yaptılar. Daha da kötüsü, kentleri insanlar değil, arabalara göre tasarladılar. Bu anlamda, başta Frank Lloyd Wright’ın modern Amerika için ayrıntılı bir tasarı ve rehber olan “Broadacre Kenti”ni oluşturduğu Amerika geliyor. Sonsuz bir otoyollar kafesiyle bağlanmış çiftliklerden oluşan banliyö hayali.. Bu model, İngiltere’de Milton Keynes’den, Brezilya’nın 1950’lerin sonlarında merkezi savanalarının ortasına inşa ettikleri modernist yeni başkent Brasilia’ya, küresel bir şablon haline geldi.

Peter Hays, bu nesil için, “Otomotiv tanrısının sunağında tapındılar, mobilite ve özgürlüğü idealize ettiler.” diyor. Toluluk yaşamının sona erdiğini ve gelecekte insanların yerel komşuluk ilişkilerini arzu etmeyeceklerini düşündüler. Bu düşünce, 1960’larda California-Berkeley Üniversitesi’nde mimarlık profesörü ve kentsel planlamanın en etkili kişilerinden biri olan olan Christopher Alexander tarafından benimsendi. Alexander, arkadaşlarınız yan evde yaşadığında, komşuluklar yalnızca önemsiz değil boğucu, “disiplin ve rijitlik yaratmak için tasarlanmış, askeri kamplar” haline geldi.

Bu tür düşünmenin sorunu, sonuçta ortaya çıkan kentlerin, sakinlerinin isteklerine cevap vermelerini sağlayabilecek esnekliğin eksikliği. Sonuçta görüyoruz ki, kentler işe yaramıyor.
Tüm bunların bir sonucu olarak, Alexander’ın felsefesi özellikle ABD’de olmak üzere bir çok kenti, sakinleri özgürlük ilüzyonunu sürdürmek için kirleten, petrol içen arabalara bel bağlamak zorunda bırakılmış, sosyal açıdan yoksun semtlerle dolu, sosyal ve ekolojik felaket alanları haline getirdi. Londra Kolej Üniversitesi’nden Michael Batty, kentlerin asla şehir plancılarının hayal ettiği biçimde büyümediklerini söylüyor. Büyük planların çok seyrek olarak başarılı olmasının nedeni de bu. Plancıların umabileceği en iyi şey, sonuca götürecek noktalarda müdahale etmek ve kalanını insan doğası ve Pazar güçlerine bırakmak.

Plancılar ve mimarlar artık sosyal ve çevresel koşulları iyileştirmek için önceliğin araba kullanımını kesmek olduğunda hemfikirler ve sıfır-emisyonlu, elektrik ya da hidrojenle çalışan arabalar yeterli değil. Oakland, Kaliforniya’daki kar amaçlı olmayan “EcoCity Builders” organizasyonunun kurucusu Richard Register, “Otomobiller hala nefes alamayan kentlere ve uzak banliyölere hizmet etmek için muazzam sokak, otoyol ve otopark yapıları ağları gerektiriyorlar.” diyor.

Yapılması gereken, araç ihtiyacını minimize etmek için, yeni kentlerin nasıl yapılandığını -ve varolanların nasıl genişlediğini- tümüyle yeniden düşünmek. Bunu yapabilmenin yollarından biri, insanların aynı zamanda toplu taşıma merkezlerine kısa mesafede bulunan yüksek katlı bloklardaki işlerine yakın oturdukları, birden çok merkezli kentler inşa etmek. Dünyanın bazı kesimlerinde bu yapılıyor. Bu durum, doğayla uyum içinde yaşama tasavvurlarının yüksek bloklarla karşılaştırılamayacak kadar önde olduğu bazı plancılar için geçerli değil. Onlar, insanların her gün yeşil alanlar ve doğayla buluşmaya ihtiyacı olduğunu savunuyorlar. Eko-rasyonellik ve iyi yaşama arasında kaçınılmaz bir anlaşmazlık var mı?

Peter Newman ve Jeff Kenworthy tarafından yapılmış bir araştırma, olmadığını söylüyor. Newman ve Kenworthy, kentsel yoğunluk ve kent sınırları içinde kullanılan arabaların kullandığı enerji miktarı arasında ters bir ilişki olduğunu tespit etmişler. Ayrıca, süper-yoğunluğun iyi bir şey olmadığını da gösteriyorlar. Taşımada kullanılan enerji, gelişmekte olan Houston gibi bir şehirde, alçak yapıların yaygın olduğu Londra ya da Kopenhag gibi daha sık dokulu şehirlerde olduğundan çok daha fazla, ancak yoğunluk biraz arttığında, başka bir problemle karşılaşıyorsunuz. Yoğun kentler, çevrelerindeki havanın ısınmasına yol açıyorlar. Taş, beton ve asfalt, doğal yüzeyler ve çim, su ya da ağaçlara göre daha fazla güneş enerjisi emiyor ve daha azını yansıtıyorlar. Gece de bu ısıyı dışarıya bırakıyorlar. Yüksek binalar, ısıyı dağıtabilecek rüzgarları engellerken, tüm araçlar, havalandırmalar ve elektrikle çalışan gereçler de ısı yayıyorlar. Sonuçta kentler çevredeki kırsal alanlardan gün boyunca 1 °C, gece ise 6 °C’ye kadar daha sıcak oluyorlar.

Kentler yoğunlaştıkça, etkisi de kötüleşiyor. Dünyanın bir çok süper-yoğun kentinin bulunduğu sıcak iklimlerde havalandırma, iç mekan sıcaklığını katlanılabilir tutmak için kullanılıyor. Sıcak bir günde, bu kentlerden bir çoğunda havalandırma diğer etkinliklerin her birinden daha fazla enerji tüketebiliyor.

Bu devasa enerji kullanımını önlemek için, bir çok kentte ısı adası etkisini engellemek için binaları camlardan güneş ışığı girişini engelleyerek, doğal havalandırmayı arttırarak, havayı su fıskiyeleriyle soğutarak ve enerjinin emilmesini engellemek için dış duvar panellerini beyaza boyayarak yeniden tasarlanıyor. Sokaklara dikilen ağaçlar da sıcaklığın üşürülmesine yardımcı oluyor. Tek bir ağaçtan günde 400 litre su, etrafını serinleterek çıkabiliyor. Miami’de yapılan araştırmalara göre %20 fazla ağacı olan semtlerin elektrik faturaları diğerlerine göre %10 daha az geliyor.

Plancılar büyük şehirlerin enerji tüketimini kısmaya çalışırken, diğer uçta organik olarak gelişmiş ve gelişmekte olan dünyada, bir plancı olmaksızın milyonlarca kişi tarafından inşa edilmiş kentler bulunuyor. Bu kentler, bir çok eko-kent tasarımcısının hayalini gerçekleştiriyor. Yoğunlukları fazla ancak az katlı yapılar yaygın, sokakları ve geçitleri çoğunlukla yayalaştrılmış ve sakinlerinin çoğu atık malzemeleri geri dönüştürüyor.

Tamamen ekolojik bir açıdan bakıldığında, bu kendiliğinden oluşan kentler, yeni, yeşil kentsel metabolizmanın iyi birer örneğini teşkil ediyorlar. Sağlığa ve güvenliğe ilişkin sorunlarına karşın, genellikle sosyal canlılık ve planlanmış kentsel çevrelerin çoğunda kaybolan ekolojik sistemlere sahipler.

Belki de, bu oluşumlardaki kaos ve merkezsizleşmiş kendiliğinden olmadan bir şeyler alınabilir ve tasarlanmış bir eko-kentin altyapısı ile birleştirilebilir. Yaygın yüksek bloklar olmadan inşa edilmiş kentler de arabasız bir yaşamı karlı hale getirecek yeterli yoğunlukta olabilir ve kanalizasyondan, sandviç paketlerine kadar herşeyin gerigönüştürülmesi üzerine kurulu yeni metabolizm için ihtiyaç duyulan ölçek ekonomilerine sahip olabilirler. Aynı zamanda insanların yaşamak istedikleri şekilde yaşamaya adapte olabilmeleri için yeterince esnek kalmaları gerekir. Önemli olan ekoloji-insan ilişkisine öncelik vermek.


Biraz Yaratıcı Düşünmeyle, Kentler Kendilerini Besleyebilirler

Bir kenti beslemek örneğin bir günde, çoğu taze üretilmiş ya da toplanmış 8.000 ton yiyecek tüketen Londralılar’ı beslemek değildir. Geçmiş yüzyıllarda kentler taze sebze elde etmek için büyük arazileri el altında tutmuşlardır. Londra’da bu alan, 2012 Olimpiyatları’na ev sahipliği yapmak üzere dönüştürülen alçak Lea Vadisi’ydi. Bugün Londra besininin %80’ini denizaşırı ülkelerden ithal ediyor. Örneğin elmalar Yeni Zelanda’dan, sebzeler Afrika ve et Brezilya’dan geliyor. Bir çok kentte de aynı durum geçerli.

Bu, şiddetli bir geri itmeyi kışkırttı. Zengin ülkelerdeki bir çok tüketici, günlük ekmeklerinin yolculuk ettiği hava millerini büyümekte olan bir skandal olarak görüyorlar ve yerel üretime dönmek istiyorlar. Tipik bir öğün, çiftlikten çatala kadar 3000 km yolculuk yapıyor. Bu arada, fakir ülkelerde, hızla gelişen harap altyapılı ve güçsüz yönetimli megakentler sıklıkla ihtiyaçları olan yiyeceği ithal etmekten acizler.

Sonuç, tüm dünyada yayılan kentsel tarım eğilimi. Uzak yiyecek kaynaklarına güvenemeyen ya da güvenmek istemeyen bir çok kent, placılar tarafından asla hayal edilmemiş olan sürdürülebilir bir şekilde kendilerini besliyorlar. Kentsel tarım, gelişen dünyanın bir çok kenti için başlıca etkinliklerden biri. BM verilerine göre, dünya yiyeceklerinin yaklaşık %15’i artık kentsel alanlarda yetişiyor.

Tüm dünyada neredeyse milyarlarca şehir sakini, tümünün üçte biri, haftanın bir bölümünü ailelerini beslemek ya da yerel marketlerde satmak üzere bitkilerle ilgilenerek geçiriyorlar.

Hindistan, Kalküta’da 20.000 kişi eski atık boşaltma alanlarında tarım yapıyor ve eskiden kentin kanalizasyonu ile dolu olan tanklarda balık yetiştiriyorlar. Peru, Lima’da insanlar gecekondu yerleşimlerinde gine-domuzu, Kenya, Nairobi’de, apartman duvarlarına sabitlenmiş kümeslerde tavuk yetiştiriyorlar. Haiti’de, eski kamyon lastiklerinin içine sebze ekiliyor. Bosna’nın başkenti Saray Bosna da, 90’ların başındaki kuşatmayı kullanılmayan arazilerini işleyerek geçirdi. İngiltere’de bile, kent sakinleri 300.000 kent parselinde sebze ve meyve yetiştiriyorlar.

Patlayan Çin megakenti Şangay’da, kent sınırları içindeki toprakların üçte biri hala tarım için kullanılıyor ve neredeyse bir milyon sakini hala tarım alanında çalışıyor. Kent hemen hemen kendi kendi süt ve yumurtasının tümünü, sebzenin ve etin çoğunu ve yılda 2 miyon ton tahıl üretiyor. Nanjing Ziraat Üniversitesi’nden Xinming Bian, “Fiyatlar büyük pazar yüzünden, çiftçilerin zengin olabilmesi için yüksek.” diyor. “İnsanlar Çin’in diğer yerlerinden buraya çalışmak için geliyorlar.”

Yeni tarım sistemleri, köklerin bitkiye besin sağlayan bir sıvı içinde olduğu hidrofonik yöntemle toprak kazanıyorlar. Bu teknik, Singapur’da, Bogotá’da ve Montreal’de oldukça popüler, çünkü toprağa gerek yok ve kolayca çatı bahçelerine uyarlanabiliyor.

Kentteki tarımın, insan atıkları şeklindeki verimli, ucuz gübreleme stoğu elde etmek gibi bir yararı daha var. Bir zamanlar Paris’ten Pekin’e kentsel yaşamın bir demirbaşı olan, fekalleri kovayla dağıtma, artık yaygın değil. Hernasılsa, Sri Lanka Uluslararası Su Yönetim Enstitüsü’nden Chris Scott’a göre, tüm dünyadaki mahsüllerin yaklaşık %10’u kent kanalizasyon kanallarından çıkan kötü kokulu maddeyle sulanıyor ve gübreleniyorlar. Bunu kaldırmak ya da redetmek yerine, yönetimler bundan faydalanmalı ve patojenleri ayırıp besinleri bırakarak güvenli hale getirmeli.

BM Geliştirme Programı tarafından yürütülen Kentsel Tarım Ağı’nın başkanı Jac Smith, “Eko-kentler, tarım kentleri olmalılar.” diyor. “Kentsel-tarım yeşil alanlar yaratır, atığı geridönüştürür, nakliye taşımacılığını ortadan kaldırır, erozyonu önler ve miktoklimalar için yararlıdır.”


Kentler Ne Kadar Büyüyebilir?

Genelikle 10 milyondan fazla nüfusu olmakla tanımlanan megakentin yükselişi, modern dünyanın en olağandışı fenomenlerinden biri. New York, 1940’larda megakent olan ilk şehirdi. Bugün üçü Hindistan, ikisi Çin’de olmak üzere en azından 20 megakent bulunuyor.
Tek merkezli bir kent için elverişli bir sınır varmış gibi görünüyor. Son yıllarda arka arkaya oluşan megakentlerin nüfusları, trafik tıkanıklığıyla boğuşmadan ve kirlilikten boğulmadan 10, 12 hatta 15 milyona çıktılar. İnsanlar ve iş, kentleri oldukları duruma getiren tüm varlığı da alarak kaçtılar. Tüm beklentilerin aksine, megakentler ansızın büyümeyi kestiler.

Mexico City, bu konuda tipik bir örnek. Nüfusu 1980’lerin ortalarında 16 milyona çıktı ve 200’de iki katına çıkması bekleniyordu. Tam tersine, 18 milyonda kaldı. Aynı şekilde Brezilya’da São Paulo da 18 milyon duvarına çarptı ve Hindistan, Kalküta’da nüfusun 40 milyona ulaşması beklenirken, 13 milyonda sabitlendi.

Yeni bir şey oluyor. Tek megakentler, kentsel takımadalarla yer değiştiriyor. Ancak bazılarının kalbinde baskın bir megakent bulunuyor. Londra Middlesex Üniversitesi’nden çevre planlama profesörü Herbert Girardet, ucuz iletişim, yaygın ulaşım ağları ve iş ev yaşam alanlarında kültürel değişim patlamalarının yardımıyla “bugüne kadar insan tarafından yaratılmış, en büyük, en karmaşık strüktürler” haline geldiklerini söylüyor.

Örneğin, Londra’nın nüfusu artık düzlüğe ulaşmış olabilir, ancak İngiltere’nin güneydoğusunun çoğunu kaplayan yayılan bir kentsel alan üretiyor. Özgün kent, batıda Oxford ve Reading, kuzeyde Cambridge’e doğru ve yönetimin planlarına göre doğuda Thames halici boyunca kentsel merkezlerle çevrelenecek. Benzer şekilde Mexico City halkı da, Toluca ve Cuernavaca’ya kaçıyor. Kalküta, Batı Bengay’daki yeni merkezlere dağılıyor, São Paulo, Rio de Janeiro and Belo Horizonte ile birlikte yeni bir “altın kentsel üçgen”i benimsiyor. Hong Kong ise, Pearl Nehri deltası çevresindeki merkezlerle birleşiyor. Her gün 70 milyon insan Tokyo’dan Osaka’ya hızlı trenle bağlanıyor. Sonuncusu, içlerindeki en büyük ve yoğun megalopolis.

Yangtze nehri kıyıları boyunca batıya doğru 200 kilometrelik bir yolculuk sizi Şangay’dan Nanjing’e götürür. Bu yolun üzerindeki kentlerden biri olan Suzhou, 5 milyon kişinin yaşadığı ve 15 yıl içinde Singapur örnek alınarak inşa edilmiş bir metropol. Ancak günümüzde Suzhou’nun boyutları Singapur’u yakalamış durumda. 2010’da, Şangay’ın güneybatısına yöneldiğinizde, 170 kilometre uzaklıktaki Hangzhou, raylara temas etmeden gidebilen manyetik (maglev) tren ile 27 dakikada ulaşılabilir olacak ve 75 milyon kişilik, hilal biçimideki bir kentsel koridoru birleştirecek. Şu anda, Yangtze deltası, dünyanın en hızlı büyüyen kentsel alanı.

 
Ecocity & Industry 2009

 

Fira Barcelona
  

Ecocity & Industry 2009: a key event for the environment and the future of industries and cities

Between 27 and 29 May, Ecocity will be the key meeting place for players in the environmental and sustainable development sectors, presenting the latest technologies and services relating to water, waste, air and energy.

With the aim of generating synergies among all the agents involved in the environmental sector, Ecocity & Industry will be complementing the trade fair section with some technical seminars of general interest: the
Ecosessions.

The show will also be hosting the
III National Recycling Meeting, organized by the Catalan Recycling Association, and the prize-giving ceremony of the seventh Sustainable City awards, organized by ACECMA, the Fira de Barcelona and the Fòrum Ambiental Foundation.

  •  

    The Catalan Foundation for Research and Innovation will be showcasing the full spectrum of technology from universities and technology centres in the FITEC zone at Ecocity.

     

  • Ecosessions

    The sessions will be centred around three key environmental areas: waste, water, air and renewable energies.

     

 
Çölün ortasında bir EkoKent: Masdar

 

Dünyanın en zengin petrol ülkelerinden Birleşik Arap Emirlikleri, yenilenebilir enerji ile çalışan ilk "sıfır-karbon" şehri Abu Dabi çölünde kuruyor. Toplam 7 kilometre karelik bir alan kapsayacak 50 bin kişilik şehrin inşası 2008 yılının Şubat ayında başladı. Ticaret merkezleri ve küçük sanayi işletmelerine de ev sahipliği yapacak şehir 2015 yılında tamamlanacak.

Araba yerine raylı sistem kullanılacak şehrin enerji ihtiyacının yüzde 82'si güneş enerjisiyle, yüzde 17'si yiyecek artıklarını yakarak enerjiye dönüştüren bir sistem sayesinde, yüzde 1'i de rüzgâr türbinleriyle karşılanacak. Şehirdeki binaların ısıtma ve soğutma sistemleri de, normalden 10 kat daha az enerjiyle çalışacak.

ABD'nin önde gelen eğitim kurumlarından Massachusetts Teknoloji Enstitüsü'nün (MIT) katkılarıyla geliştirilen "Masdar İnsiyatifi" adlı proje 22 milyar dolara mal olacak. Temiz enerjinin kullanılacağı şehirde yer alan bazı özellikler şöyle;

Kolay ulaşım ve nakliye

Şehirde en yakın yerel taşıma araçlarının uzaklığı en fazla 200 metre olacak şekilde tasarlanıyor. Masdar'ın ana caddelerinden çoğu, temiz enerji kullanan ve Abu Dabi'ye bağlantısı olan tren yolları çevresinde bir araya toplanacak. Benzinli araçların girmesinin yasak olduğu şehirde oturan halk ise temiz enerji kullanan özel araç veya toplu taşıma sistemleriyle şehirde dolaşacak. Özel hızlı taşıma sistemi, yaya yolunun altındaki raylar boyunca uzanan algılayıcıları takip ederek günde 150 bin sefer yapabilen 2 bin 500 şoförsüz elektrikli taşıttan oluşacak. Her araçta 6'dan fazla kişi seyahat edebilecek.

Devamını oku...
 
ECOPOLIS: Urban Ecology & the Architecture of Ecopolis

 

'My heart is deep in the country. But I live for the city'

-Mick Jagger-

Cities are at the centre of the storm of ecological destruction. Everything in the biosphere is connected and cities are part of the global ecosystem. They embody the values of the civilisation that produced them. Industrial civilisation has exploited the environment and the community to leave us with cities which suck their hinterlands dry. City and country are interdependent and each city's hunger for land to feed, house and fuel its growing population has been exacerbated by industrial colonialism so that cities now spread across the face of the planet like a cancer.

But cities are the human nest - they are where most of us live. They could reflect the values of life-enhancing, health-giving cultures. If cities are central to the problem of the ecological crisis they must be central to its solution. In the last few years a worldwide movement has developed which seeks to create ecological cities, cities in balance with nature.

Planetary medicine

An ecological city is as much about balance within human society as it is about balance between humans and nature. An Ecopolis is a brand of eco-city, a package of concepts, ethics and programs for making cities that are places of ecological restoration. It goes beyond "sustainability" - sustaining what we now have would be like embalming a patient with a terminal illness. An Ecopolis is about healing.

Fit not fight

The difference between an Ecopolis and a "technopolis" is the difference between a mechanical contrivance and a living organism. Technology does not make cities - people make cities. Technopolis is founded on the modernist illusion of economic and technological determinism and is an assault on nature; an Ecopolis is rooted in the real need to fit human settlement within the patterns of nature and its purpose is restoration of the biosphere.

Devamını oku...
 
ECOPOLIS: Ecological Development Process

 

An ecological development process can be defined in contrast to a conventional development process.

 


Conventional (Greed Driven)


Ecological (Community Driven)

Goal

Merely to make a large profit

To meet community needs & aspirations

Means

Land speculation & community exploitation

Land nurturing & community empowerment

Financial
Resources

Borrowing from anywhere - mostly banks, with profits exported

Ethical investment & LETS - returning resources to the community

Material
Resources

Anything convenient - market driven, expedient, capital intensive

Carefully selected - healthy, environmentally responsible, region specific, labour intensive

Politics

Exclusive, sometimes corrupt, expedient, ego-centric

Inclusive - ethical, open process, eco-centric

 

Nature & people treated as the fuel of economic activity

The economy in service of the community & the ecology 

 

 
ECOPOLIS: Ecopolis Development Principles


Aim

The Ecopolis Development Principles seek to:

Minimise Ecological Footprints (biophysical)

and

Maximise Human Potential (human ecology).

in order to:

Repair, replenish and support the processes that maintain life.

History

Initially drafted in association with Chérie Hoyle and Emilis Prelgauskas, the Ecopolis Development Principles (EDP) were intended to provide a clear set of precepts for developing human settlement that restored, rather than destroyed, ecological health.

In its first incarnation there were 12 principles. The revised version here has 10 principles divided into ‘biophysical’ and ‘biosocial’ groups - one being about minimising ecological footprints, the other being about maximising human potential.

Devamını oku...
 
ECOPOLIS: A House Is Not A Machine


Nature abhors straight lines, goes the old saying; nowadays we might say she does things in fractals instead. Nature also abhors exact repetition. Nothing is ever the same twice. Symmetry abounds in nature, but even in symmetry things are not identical. Look at the symmetry of a face, or a leaf. Both sides similar, but different; developed according to the same pattern, but with individual realisation.

I believe that if architecture reflects this natural order then it will begin to possess the same kind of depth of difference that is in nature. If simple rules and patterns can be realised with individuality the result will be `organic' and more likely to be aesthetically satisfying than perfect machine repetition. In many ways craft pieces have exhibited this characteristic and accompanying appeal to our senses since humans became makers of artifice. Hand-made items are never identical in the way that machine produced objects are.

Historically, even the best architects and designers have resorted to simple repetition when confronted with the task of creating a lot of housing or multiple office accomodation. Often, the authoritarian impulse begins to take over, as with Mies Van Der Rohe and his insistence that the blinds on the Seagram office tower could only be open, shut or precisely half-closed! Central authority prefers such certainty and it makes maintenance easier if everything is the same. But as soon as people are able they try to break the tyranny of such monocular vision. When municipal housing was sold to its tenants in England the new owners did things like put their own windows in, add blinds and balconies and use different coloured paintwork to emphasise the fact they were not the clone of their neighbour. When there is no possibility of changing the environment in a positive way, people react, sometimes, with violence. Modern history is replete with examples of the failure of mindless mass housing `experiments' which have failed. Pruitt Igoe, in St Louis, had to be blown up.

Devamını oku...
 
ECOPOLIS: The Aesthetics of Ecological Architecture


As part of a coherent and intelligent approach to ecological development it is necessary to incorporate appropriate aesthetic and design guidelines to ensure that a rethink of the development process does not provide a new carte blanche for aesthetic chaos.

Architectural principles have been a commodity in short supply all over the world during the last fifty years or so. As the principles have become less and less in evidence so the general public and lay people have become less and less able to enjoy the fruits of the labours of architects, planners and other urban design professionals. Nowhere has this been more true than in Britain and it is in Britain that the biggest change in attitude has taken place with the battle for a return to accessible and popularly appreciated design principles being led, ironically, by the heir to the English throne.

Prince Charles has goaded the professionals and demonstrated a strong personal bias with regard to the architecture he favours, but he has provided a set of Ten Principles for urban design which are drawn from well-proven antecedents and which have universal applicability. Any planning and design organisation which has a serious claim to respect both intellectual endeavour and popular taste could do worse than to adopt the Prince's Principles as a starting point for design.

Devamını oku...
 
<< Başlangıç < Önceki 1 2 3 Sonraki > Son >>

Sayfa 1 / 3