Doğanın Uyarı Sinyallerine Kent Planlamadan Bir Yanıt: Ekokentler


Doğanın dengesi bozuluyor... Sonunda uzun yıllardır anlatıladuran felaket senaryoları kendini göstermeye başladı.

Aslında doğa uyarılarını çok daha önceden vermeye başlamıştı; gariptir ki ancak hava sıcaklığındaki “ani” ve “korkutucu” değişimlerle, toplumun büyük kesimine kendini daha görünür ve hissedilir kılabildi. Süredürülebilirlik kavramıyla ilk kez, çevrenin “taşıma kapasitesi”ne dikkat çekilerek, kaynak kullanımında kuşaklar arası hakkaniyeti, kalkınma ile çevrenin birlikteliğini vurgulayan 1972'de Stockholm'de yapılan İnsan Çevresi Konferansı’nda tanışmıştık. Üzerinden tam 35 yıl geçmiş ve bu süreçte ekolojik denge konusunda daha pek çok uluslararası hareket gelişmiş olmasına rağmen, ancak henüz 1 yıl önce Kyoto Protokolü yürürlüğe girdi ve gelişmiş ülkeler sera gazı emisyonlarını 1990’daki düzeyin %5 altına indirmeyi kabul ettiler!

Ülke yönetimleri, ekonomik gelişmeyi her zaman için ekolojik dengenin üzerinde tutmuş olsalar da, kamuoyunda çevreci bir söylem gelişti ve ülke yönetimlerini bu konuda adımlar atmaya zorladı. Özellikle çevre bilincinin arttığı ülkelerde, görsel ve yazılı basın organlarının, sürekli tükenen ve kirletilen doğal kaynaklardan ve ekolojik tolerans sınırının aşıldığından bahseden yayınlarla, doğal kaynakları dengeli kullanma konusunda uyarılarda bulunduğunu görüyoruz..

Böyle bir süreçte ülkemizde, basında bu türden uyarıcı veya bilinçlendirici yayınlarla çok az karşılaşmak ve diğer taraftan idari organlardan da bu yönde atılan örgütleyici, yönlendirici ve zorlayıcı adımların böylesine düşük seviyelerde kaldığını görmek çok üzücü...

İstanbul’da, Metropoliten Planlama Merkezi (İMP) Sanayi Grubu’nun yaptığı araştırmalara göre; sanayi kuruluşlarının %97’sinin bir atık sistemi yok. Birinci derecede kirletici sanayi kurluşlarının payı ise %39’lar seviyesinde. Bununla beraber, en vazgeçilmez su kaynaklarının bulunduğu alanların, sadece konutlar tarafından değil aynı zamanda sanayi işletmeleri tarafından da işgal edildiği görülüyor. Hala evsel atıklarımızın geri dönüşümü için yerel yönetimlerce geliştirilmiş bir çöp toplama sistemimiz yok. Bu iş de (neyse ki) çöp ayırıcılar tarafından kısıtlı seviyede informel olarak yapılmaya çalışılıyor.
Bilimsel araştırmaları bir kenara koyalım, yıllardır çok yakın bir gelecekte karşılaşacağımızın söylendiği “su savaşları”nı, bu yıl barajlarımızdaki su seviyesi ve uluslararası gerginlikler bile çok olası gösteriyor.

Eşik değerleri aşılan doğa, zorunlu bir dönüşümü gereki kılıyor; kentler için ekoloji yaklaşımlı yeni çözüm arayışları neler olabilir? Neler yapılabilir? Kuşkusuz her faaliyet alanı için alınabilecek pek çok önlem ve atılabilecek adımlarla birlikte farklı çözüm arayışları da var. Kent bilimciler de bu arayış içinde olan gruplardan biri. Çünkü kentler doğa üzerindeki negatif baskının en çok hissedildiği alanlar. Hızla artan nüfus, tüketim alışkanlıkları ve üretim faaliyetleri ise bu baskıyı her geçen gün daha da artırıyor..

Tübitak yayınlarında, çevre, ekolojik denge, küresel ısınma gibi konulardaki gelişmelere ve araştırmalara önemli yer veriliyor. Bunlardan biri de geçtiğimiz aylarda Bilim Teknik Dergisi’nde yayınlanan, Elif Yılmaz’ın hazırladığı “Doğaya Dönüş İçin Fırsat: Ekokentler” başlıklı araştırma yazısı.

Çalışmada, küresel ısınma sorunundan referansla, 2015 yılında nüfusu 10 milyon sınırını aşacak kent sayısının 23’e çıkacağı ve bu kentlerin planlama ve teknoloji yönetiminin çok da iyi yapılamadığı gelişmekte olan ülkelerde yer alacağı söyleniyor ve megakentlerin çevresel etkilerinden bahsediliyor. Örneğin nüfusu 10 milyonun altında olan Londra’nın, gereksinimlerini karşılayabilmek için kendi yüzölçümünden 125 kez büyük bir alandan yararlandığı, ayrıca megakentlerin dünyanın yüzölçümünün %2’sini kaplamalarına rağmen kaynakların %75’ini kullandıkları ifade ediliyor. Eğer doğanın geri kalanını korumak ve gelişmekte olan ülkelerde yaşam kalitesini yükseltmek istiyorsak, yeni bir kent yaşamı biçiminin tek seçenek olduğu söyleniyor ve bunun içinde “yeşil megakentler” kurma yollarının aranmaya başlandığı ifade ediliyor.

Bu yaklaşım iki temel ilkeye dayanıyor; münkün olan her şeyi dönüştürmek ve otomobil kullanımını en aza indirgemek. Bununla birlikte, enerji verimli binalar yapmak, ilkim faktörünü dikkate alan tasarımlar geliştirmek, toplu taşımacılığı yaygınlaştırmak ve kenti oturma alanı, ticaret alanı ve sanayi alanı olarak ayırmaktansa, çalışma ve oturma alanlarını birbirine yakınlaştırma gibi yaklaşımlara dikkat çekiliyor. Çalışmada ekolojik yaklaşım uygulamaları için verilen örnekler şöyle; Avustralya’nın Melbourne kentinde kent meclisi, serinlik sağlamak amacıyla evlerin bahçelerine fıskiyeler, rüzgâr türbinleri ve güneş panelleri kurulmasını teşvik ediyor. Bu sayede evde kullanılan enerjinin %85’ini kendileri üretebiliyorlar. Ayrıca, çatılara kurulan yağmur suyu toplayıcılar sayesinde de gereksinim duyulan suyun %70’i elde edilebiliyor. Berlin’deyse Parlamento binasında ısınma amacıyla yakıt olarak bitkisel yağ kullanılması sayesinde karbondioksit salımı %94 oranında azaltılmış. Viyana’da kamuya ait bisikletler, herkesin kullanımına açık, isteyen bu bisikletleri ulaşım aracı olarak parasız kullanabiliyor. İzlanda’nın başkenti Reykjavik, hidrojen enerjili toplu taşıma araçlarında öncü kentlerden biriyken; ekokent projelerinde oldukça iddialı kentlerden biri olarak gösterilen Şanghay’da 100.000 binanın çatısına güneş paneli yerleştirilme projesi hükümet tarafından destekleniyor. Türkiye için ise, doğayı koruma amaçlı olmasa da, özellikle güney bölgelerde evlerin çatılarında yer alan güneş kolektörleri örnek olarak gösteriliyor.

Araştırmada dikkat çekilen bir diğer noktaysa, plancıların büyük kentlerdeki bu ekolojik çözüm arayışlarına karşın, gelişmekte olan ülkelerde kendiliğinden ortaya çıkan gecekondu bölgeleri. Yoğun ancak alçak yapılaşma özelliği, dar sokaklar ve caddeler, geniş kaldırımlar ve atık madddeleri kullanan çevre sakinleriyle bu bölgelerin ekokent tasarımcılarının tüm isteklerini karşılayan özellikler taşıdığı vurgulanıyor. Plancıların belki de gecekondu tarzı yapılanmanın içinden çeşitli öğeleri alıp, bunları altyapısı ve diğer temel hizmetleri planlanmış ekokentlerle bütünleştirebilecekleri ifade ediliyor. Kentin, geniş ve yüksek binalar olmadan da otomobille ulaşımı zorunlu kılmayacak kadar yoğun hale getirilebileceği; atık sudan, ambalaj naylonlarına kadar her şeyi geri kazanabilmeyi sağlayan sistemler kurulabileceği vurgulanıyor.

Büyük kentlerin tüketim maddelerinin, uzaktaki ülkelerden ithal edilmesi sürecinde yaşanan kayıpların toplumsal tepkilere yol açmasıyla, yerel üretimin teşvik edilmesi ve böylece “kent tarımı”nın gelişmesi ise, çalışma kapsamında yapılan bir diğer önemli vurgu. Plancıların bu noktaya kadar çok da farkında olmadıkları bu çözümün, gelişmekte olan dünya kentlerinde zaten uygulanmakta olduğuna dikkat çekiliyor. Yaklaşık 1 milyar kentlinin tarımcılık faaliyetleriyle uğraştığı ifade ediliyor. BM Kalkınma Programı’na bağlı çalışan Kent Tarımı Ağları’ndan Jac Smit’e göre, ekokentler tarım kentleri olmak zorunda, çünkü kent tarımı yeşil alanlar yaratıyor, suların geri dönüşümünü sağlıyor, nakliye maliyetlerini düşürüyor, toprağı erozyondan koruyor ve mikro klimaya olumlu etkileri var.

Çalışmada, ekokent arayışlarına uygulama örneği olarak, Şanghay Planı gösteriliyor. Çok hızlı bir büyüme gösteren Çin’in megakenti Şanghay’da kentin üçte birinin hâlâ tarım alanı olarak kullanıldığı ve kentte yaşayan yaklaşık bir milyon kişinin de tarım işçisi olarak çalıştığı belirtiliyor. Şanghay’ın çevresinde, yapılanmakta olan 10 uydu kent var ve bunlardan dördünün nüfusu en az yarım milyon civarında. Bunlardan biri ise iki yıl içinde Şanghay’a bir tünel ve köprüyle bağlanacak olan Chongming Adası.

Araştırmada, Şanghay Gelişim Planı Sorumlusu Ma Cheng Liang’ın kafasındaki ekolojik ada planına yer veriliyor; bu plan, 100 katlı gökdelenler yerine, çevresinde ormanlık alanlar, organik üretim yapan fabrikalar, göller ve golf sahaları olan alçak yapılanmanın egemen olduğu bir yaklaşıma dayanıyor. Adanın doğu kıyısında bir kaç ay içinde uygulamaları başlayacak olan, Dongtan adı verilen yeni kent projesine dikkat çekiliyor. Ana planı bir İngiliz şirketine ait olan projeye göre, 86 km2’lik alan 2040 yılına kadar yarım milyon kişinin yaşadığı yeni bir kent olacak. Bu kentte kirliliğin olmayacağı, otomobil kullanmayı gerektirmeyecek bir yapılanmaya gidileceği, yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanılacağı, atık suların dönüştürüleceği ve hatta adanın çöp alanında bir sulak alan yaratılıp milyonlarca kuşun koruma altına alınacağı belirtiliyor.

Çevresel sınırlarını sonuna kadar zorlamış bir ülke olan Çin’de, projeye, bu durumu düzeltmek için bir fırsat olarak bakıldığı ifade edliyor. Çin’deki kentleşme hızla artıyor; nüfusu 1 milyondan fazla olan 90 kentin bulunduğu ve önümüzdeki 30 yıl içinde kentlere göç etmeyi bekleyenlerin sayısının 400 milyon civarında olduğu, bu kentleşme sürecinde uygulanacak çevresel politikaların çok büyük önem taşıdığı vurgulanıyor. Bu nedenle de Dongtan’ın önemli bir deneyim olduğu ve plan başarılı olursa, zengin kentlerin bile çevreye zarar vermeden yaşama devam edebileceğini göstermiş olacağına dikkat çekiliyor. Ancak, bunu başarmak için ulaşım, enerji ve atık yok etme sistemlerinin çok iyi tasarlanması ve nüfusun dağılımının en doğru biçimde sağlanması gerektiği vurgulanıyor.


Şanghay’a bir tünel ve köprüyle bağlanacak uydu kentlerden biri olan Chongming Adası’ndaki Dongtan, tümüyle ekokent olarak tasarlanan ilk kent projesi.

Dongtan’ın Ekolojik Kent Planı'nın Özellikleri
- Kentin enerjisi tümüyle yenilenebilir kaynaklardan sağlanacak.
- Rüzgâr türbinlerine ve güneş panellerine ek olarak, atıkların dönüştürüldüğü ya da yok edildiği fabrikalarda elde edilen biyogaz da önemli bir enerji kaynağı olarak kullanılabilecek.
- Yarım milyon Dongtan sakini, birbirlerinden parklar, çiftlikler, göller ve turistik etkinlik alanlarıyla ayrılan üç ayrı ve yoğun bölgede yaşayacak.
- Çin’in kalabalık ve hareketli kentlerinin aksine, bu kent oldukça sakin olacak. İşyerleri ve diğer hizmet alanlarına evden yürüyerek gidilecek kadar yoğun, ancak kentin ısısını yükseltecek “sıcak adalar” oluşumuna yol açan yüksek yapılanmaya gerek kalmayacak kadar da rahat olacak”.
- İnsanların çoğu 6–8 katlı, havalandırmanın doğal olarak sağlanabildiği ve böylece klima kullanımının en aza indirgendiği apartman dairelerinde oturacak.
- Biri içme suyu, diğeri geri dönüştürülmüş ve tuvaletlerle bahçe sulama gibi işlerde kullanılacak olan “gri su” olamak üzere iki ayrı su sisteminden yararlanılacak (Bunun temiz su tüketimini üçte iki oranında düşüreceği söyleniyor).
- Otomobil kullanımı yasaklanmayacak ama şimdiki kadar da kolay olmayacak. Kent merkezine ulaşabilmek için kat edilecek yollara kurulacak trafik işaretleri sistemi, her zaman önceliği hidrojen yakıtlı toplu taşıma araçlarına verecek. (Ne var ki, bu otomobil karşıtı politikaların ne kadar uygulanabileceğini zaman gösterecek).
- Şanghay’dan gelen köprüyü kullanan araç sahipleri, köprü çıkışında arabalarını park edip Dongtan içinde gitmek istedikleri yere bisiklet ya da otobüsle gidecekler.

Dongtan’ın 25.000 nüfuslu ilk bölgesinin 2010’da tamamlanması bekleniyor. Burada yaşayanların, anakaradaki otellerde ve sergi salonlarında çalışacakları öngörülüyor. Daha sonra ise, golf sahaları, binicilik alanları ve yat limanları gibi turistik alanların yapılacağı ekleniyor.

Bununla birlikte proje ile ilgili eleştiriler de ifade ediliyor. Bunlardan bazıları; golf sahasıyla sürdürülebilir yaşam ilkelerinin uyuşmadığı, yiyecek yetiştirmek için kullanılabilecek arazilerin golf sahası olarak kullanımının doğru olmadığı, Dongtan’ın nüfusunun kırsal kesimden geleceklerle artmasının öngörüldüğü bu durumda kentin kişi başına 2,2 hektarla Çin ortalamasının üstünde olan ekolojik ayakizi oranını artıracağı ve Şanghay’a bu kadar yakın olmasından dolayı çevresel bütünleşmesinin tehdit altında olacağı şeklinde. Aynı zamanda, Dongtan’ı besleyen köprünün, eğer kent turistik bir çekim merkezi halini alamazsa, Şanghay’da çalışanlar için bir uydu kent görevi göreceğinden aynı zamanda ona zarar da verebileceği ifade ediliyor.

Tüm bu eleştirilere karşın, Dongtan’ın şimdiden birçok kente öncülük yapmaya başladığı, bölgede iki ekokent projesinin daha planlanmakta olduğu belirtiliyor. Dongtan’ın dışında Çin’de ekokent adayı olarak Huangbaiyu gösteriliyor ve bu iki planın farklılıkları vurgulanıyor; Dongtan bir iş kenti olma özelliğini taşıyorken, Huangbaiyu’da sürdürülebilirliğin ve güçlü bir toplumsal yaşamın kurulması hedefleniyor. Bir diğer farklılık olarak ise, tümüyle devlet eliyle yürütülen Dongtan Projesine karşın, Huangbaiyu’nun yarı özel kuruluşların da dahil olduğu bir proje olması.

Görüldüğü kadarıyla, doğanın yükselen uyarıları sonunda bazı uygulamalarla yanıtlanmaya çalışılıyor. Ancak örnekler çok kısıtlı ve henüz tam olarak başarıya ulaşmış bütüncül bir ekokent pratiğine sahip değiliz. Yine de, ufak da olsa, dünyanın bir yerlerinde, özellikle gelişmekte olan bir ülkede, bu yönde adımlar atıldığını görmek sevindirici.


http://www.arkitera.com/h14480-doganin-uyari-sinyallerine-kent-planlamadan-bir-yanit-ekokentler.html
--------------------------------------------------------------------------------------------

Kaynaklar
Bilim ve Teknik Dergisi, Elif Yılmaz, “Doğaya Dönüş İçin Fırsat: Ekokentler, Ekim 2006
İMP Sanayi Grubu, İstanbul Sanayi Birimleri Teknik Altyapı Analizi, 2005