'YEŞİL ŞEHİR' Ütopya Değil
Meyve sebzesini kendi yetiştiren, enerji kaynaklarını tamamen kendisi geliştiren bir şehir hayal mi? Arizona'da, çölün ortasında inşa edilen Arcosanti şehri bu soruya, ''Hayır' karşılığını veriyor.

Hormonsuz sebze meyveleri evinizin altındaki seradan taze taze topladığınızı, kışın evinizi güneşin ısıttığını, temel ihtiyaçlarınızı karşılamak için astronomik ücretler ödemediğinizi düşünün... Dünyanın en ileri görüşlü mimarlarından İtalyan Paulo Soleri, 1970’ten bu yana mimari ve ekolojiyi barıştıran projeler geliştiriyor.  

Bunlardan biri de Arizona’daki Arcosanti şehri... Beş bin kişinin yaşaması planlanan ve çölün tam ortasında inşa edilmekte olan Arcosanti projesi, bir şehrin dışarıya ihtiyaç duymadan, kendi kendisine yetebileceğini göstermek amacıyla inşa ediliyor. 

Şehir, güneş panelleriyle kendi elektriğini üretecek, su kaynakları kendisine ait olacak, atık sular değerlendirilecek. Bölgedeki topraktan elde edilen seramik de yapı malzemesi olarak kullanılıyor. Dünyanın dört bir yanından mimarlar akın akın bu laboratuvar şehre ‘workshop’ yapmak için gidiyor.  

Projede yer alan mimarlardan biri, Amerikalı Roger Tomalty. Amerikalı mimar İstanbul’da, 22 Mayıs’ta gerçekleştirilecek ‘Kentsel Sosyal Sorumluluk Konferansı’na katılacak. Konferanstan önce kendisiyle tüm dünyanın ilgisini çeken Arcosanti projesi üzerine sohbet ettik. 

Tempo: Arcosanti nedir?  

Romger Tomalty: Arcosanti, şehir ve banliyölerdeki kontrolsüz yayılmaya alternatif geliştirmek için yapılan, alçakgönüllü bir girişim aslında. Otomobilin değil de insanların başrolde olduğu, birbirleriyle daha fazla etkileşim halinde bulunduğu, tüm hizmetlerin aslında insan için var olduğu bir prototip. Trafikte iki saat beklemediğiniz, hastaneden sergiye kadar ihtiyacınız olan her yere ulaşım özgürlüğünüz olan bir yer.

T.: Böyle bir şehir oluşturma ihtiyacı ne zaman, nasıl doğdu?  

R.T.: Böyle karmaşık ve minyatürize edilmiş bir şehir yaratma fikri, mimar Paolo Soleri tarafından ortaya atıldı. Soleri, bu projeye ‘Arkoloji’ adını veriyor. Bu, ‘mimari’ (architecture) ve ekoloji kavramlarının birleşimiyle oluşturuldu. 

Arkoloji mantığı; malum olan çarpık imar karmaşasına alternatif olarak, birbirine gerçek anlamda entegre olmuş kompakt, üç boyutlu kentleşmedir. Bu entegrasyon, bilhassa aşırı dozda israf edilen kaynaklar ve yabancılaşmakta olan komşulukların çaresidir. 

Zira, fiziki alanları minimal ölçekte tutmak, şehrin enerji kaynaklarında tasarruf, yeşil alanların ve diğer kaynakların devamını sağlayacaktır. Solari, bu fikri 1970’lerde ortaya atmıştı. O günden beri de Arcosanti’nin çalışmaları devam diyor. 

Çatalhöyük benzetmesi 

T.: Arcosanti’nin gerçekleşen bir ütopya olduğunu söyleyebilir miyiz? 

R.T: Soleri bize, ütopyanın olmayan bir yer olduğunu söylerdi hep. Oysa okuduğum kadarıyla, topraklarınızdaki Çatalhöyük’ün bir ‘Arkoloji’ örneği olduğunu söyleyebilirim. Burası, tarım alanlarını işgal etmeyen, yoğun, sıkıştırılmış, çok katlı ve üç boyutlu bir yaşam alanı.

Ulaşmak istediğiniz her alana, hızlıca varmanızı sağlayan, zaman kaybetmeyi engelleyen bir şehir tasarımı. Otomobilin dikte ettiği bir yaşam biçiminden çok, merkezine insan olgusu koyuyor. Bugünkü şehir anlayışı, atmosferin kirlenmesinden küresel ısınmaya kadar birçok felaketin sorumlusu. Herkesin tek bir evde oturduğu, otomobiline bağımlı olduğu bu sistem, sadece çevreyi değil, sosyal sitemi de kirletiyor; çünkü bizleri birbirimizden tamamen izole ediyor. 

 

T.: Soleri’yi diğer mimarlardan ayıran nedir sizce? 

R.T.: Soleri’yi tipik bir mimardan ayıran en önemli özellik, ağaca değil, ormana bakıyor olması. Soleri için şehir, tasarlanmış doğa ve çevre demektir. Şehir, çevreyi korumak, topluma değer katmak için bir araç olarak algılanmalıdır. 

 

T.: Bugün mimari konusundaki temel yanlış anlayış nedir sizce? 

 

R.T.: Mimarlar yaptıkları binayı şehrin diğer yapılarından bağımsız bir şeymiş gibi algılayarak, en hayati meseleyi atlıyorlar. Enerji ve besin kaynaklarının durumunu da gözetmeleri lazım. İhtiyacınız olan her şeye yürüyerek ulaşacağınız bir şehir hayal edin...

Seralar ısı kaynağı da olacak 

T.: Bu şehri oluşturmak ne kadara mal oldu? Astarı yüzünden pahalıya mı geldi? 

R.T.: Arcosanti’de beş bin kişinin yaşaması planlanıyor. Aslında bir şeyi açıklığa kavuşturmamız lazım. Arcosanti bir şehir değil, bir prototiptir. Bir öneridir. Şehir planı olarak ciddiye alınıp daha geniş alanlara uygulanması halinde, yaşam kalitesini ciddi biçimde artıracak bir prototip. 

Arcosanti, normların dışına çıkılarak yapılan bir proje olduğu için, elbette normalden çok daha fazla paraya mal oldu. Biz bunu bir ‘şehir laboratuvarı’ olarak görmek eğilimindeyiz ve gönlümüzden geçen, herkesin Arcosanti’yi bu şekilde algılamasıdır. Uzun vadede çevreyi hiç kirletmeyecek yeni bir sistem yaratılarak, var olan tüm sistemlerin daha etkin hale gelmesi sağlanacak. Dağınık şehir yapısı, hem vakit hem nakit kaybına yol açıyor. Kendi kendimizi sabote ediyoruz. 

T.: Örneklendirebilir misiniz? 

R.T.: Arcosanti prototipinin önemli bir bölümü, kompakt bir şekilde inşa edilmiş binaları, güneye bakan seralarla birleştirmeye çalışıyor. Bu seralar, sadece besin üretmek için değil, yukarıdaki şehri ısıtacak büyük yassı platformlar olarak kullanılacak. Bunu bir nevi enerji istasyonu olarak da düşünebilirsiniz. Kışın evlerinizi ısıtacak ve yıl boyunca evinizin yakınındaki serada üretilen besinleri tüketeceksiniz. Taşıma, soğutma masrafları ortadan kalkarken, çevreye verilen zarar da minimuma inecek.

Türkiye modele uygun 

T.: Sanırım Türkiye, sözünü ettiğiniz gibi bir şehir için son derece elverişli iklim ve coğrafi koşullara sahip... 

R:T.: Kesinlikle öyle. Yalınız şunu unutmamak gerekiyor. Bu model bütün politik, coğrafi, ekonomik engel, sınır ve farklılıkları aşacak düzeyde. Şehir, yaşayan bir organizmadır. Yaşayan insanları ve sosyal sistemleri içinde barındıran bir şehir, tüm diğer yaşam formları gibi karmaşık ve minyatürize olmalıdır. 

Bundan kastım da giderek yayılarak tarım alanlarını, insanın nefes alabildiği alanları işgal eden bir yapılaşma yerine, üç boyutlu, iç içe geçmeli yaşam ve çalışma ortamları yaratmak. Bunlar minyatür boyutlarda olmakla birlikte, daha verimli bir hayat standardı sağlayacaktır. 

Türkiye’de de farklı iklimlerde böylesi projeleri nasıl gerçekleştirebileceğimiz üzerinde konuşacağım. Bence Türkiye, sera etkisinden maksimum düzeyde faydalanılabilecek, uygun iklim koşullarına sahip ideal bir ülke.

                                              __________________

Seda ARICIOĞLU

(1067– 15 Mayıs 2008)

http://www.tempodergisi.com.tr/yasam/15947/