Clavijo's Embassy to Tamerlane PDF Yazdır e-Posta


One of the best accounts of the western half of the Silk Road is that by Ruy Gonzalez de Clavijo (d. 1412), who was sent as ambassador to Tamerlane by King Henry III of Castile and Leon in Spain. Clavijo's journey from 1402 to 1406 took him through Constantinople, Trebizond (on the Black Sea shore of Anatolia) and then inland across northern Iran and into Central Asia, where he was received by Tamerlane in Samarkand. The return journey followed approximately the same route but for a swing up into the southern part of the Caucasus. The following map shows the complete route of the embassy:

 Clavijo'nun Seyahat Yolu

Clavijo's account is particularly rich for its information on some of the major commercial and political centers along the way and for the his descriptions of the conditions of travel. No other account of Timur's family home of Kesh (Shahr-i Siabs) and Timur's capital Samarkand provides the kind of interesting detail Clavijo does.

The extracts and maps here are from the translation by Guy Le Strange, Clavijo. Embassy to Tamerlane 1403-1406 (New York and London: Harper, 1928).

For convenience in locating material, I have added some headings and provided direct links to the Table of Contents. To return to the Table of Contents at the end of any section, click on the arrow [Ü ].

Devamını oku...
 
Üsküp’ün simgesi 'Taş Köprü' mihrabına kavuştu

 
ÜSKÜP - Makedonya’nın Başkenti Üsküp’ün simgesi olan Osmanlı eseri Taş Köprü’de (Fatih Sultan Mehmet Köprüsü) 2002 yılında yapılan restorasyon çalışmaları sırasında yıkılan mihrap, Türkiye’nin girişimleriyle yeniden yaptırılarak yerine konuldu.

Üsküp’ün simgesi 'Taş Köprü' mihrabına kavuştu

Üsküp Taşköprü KitabesiÜsküp’te Vardar Nehri üzerine Sultan II. Murat döneminde inşasına başlanan, Fatih Sultan Mehmet döneminde tamamlanan kentin sembolü halindeki tarihi Taş Köprü’de yaklaşık 6 yıl önce Makedon hükümetince Hollanda’dan alınan krediyle restorasyon çalışması başlatıldı.

Türk ve Arnavutların yoğunlukta yaşadığı, Osmanlı’ya ait eserlerin bulunduğu bölgeyi, Makedon nüfusun ağırlıkta olduğu kesime bağlayan tarihi Taş Köprü’de yapılan restorasyon çalışmaları sırasında köprünün sembolü niteliğindeki mihrabı yıkıldı. Köprünün orta kısmında bulunan mihrabın, restorasyon çalışmalarının tamamlanmamasına rağmen yerine konulmaması Makedonya’da yaşayan Türklerin tepkisine neden oldu.

Her gün binlerce insanın üzerinden geçtiği ve kente gelen turistlerin en fazla ilgi gösterdiği Taş Köprü’nün mihrap kısmının "Osmanlı"yı andırdığı gerekçesiyle yerine konmadığını ileri süren Üsküplü Türkler, Makedonya hükümeti nezrinde çalışma başlattı. Türkiye’nin Üsküp Büyükelçiliği de tarihi köprünün mihrabının yapılması amacıyla Makedonyalı yetkililerle görüşme yaptı.

Makedonya hükümeti tarafından, Türkiye’den Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın da desteğiyle tarihi Taş Köprü’nün restorasyon sırasında yıkılan mihrabı yeniden yaptırıldı. Tarihi köprünün orta kısmında eski yerine yaptırılan mihrapta, İngilizce ve Makedonca, mihrabın yapımı ve restorasyonları konusunda tarihi bilgilere yer verildi.

Bu arada, köprünün mihrabının aslına uygun olmadığını savunan Makedonyalı Türkler, ayrıca köprünün kitabesinin restorasyonun ardından hala yerine konulmamasına tepki gösterdiler.

Devamını oku...
 
Üsküp Taş Köprü restorasyonunun finalinde İstanbul desteği

Üsküp’teki Taş Köprü Ortak Kültür Mirasımız
İstanbul Büyükşehir Belediyesi, kardeş şehir Üsküp’e Taş Köprü’nün onarım çalışmalarının tamamlanması için 1 milyon 200 bin avro maddi destek temin etmiştir. Uzmanlardan oluşan İstanbul Belediye heyeti, geçen hafta içinde Üsküp yetkilileri ile Taş Köprünün final restorasyonu hakkında temaslarda bulundu. Türkiyeli uzmanlar çalışmalarının startı için ev sahiplerden somut projeleri bekliyor. İstanbul’un maddi desteği ile Taş Köprünün ışıklandırılması ve çevresinin bir düzene getirilmesi de öngörülüyor.
İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin 6 kişilik bir heyeti, Üsküp Büyükşehir Belediyesine üç günlük bir ziyaret gerçekleştirdi. Bu ziyaret sırasında, ev sahibi yetkilileri ile Üsküp Taş Köprünün onarım çalışmalarının tamamlanması görüşüldü. Hatırlanacağı gibi, İstanbul Belediyesi söz konusu final çalışmaları için 1 milyon 200 avro maddi destek  temin etmiştir. İstanbul heyeti, Taş Köprünün onarım yetkilileri yanırsa, Üsküp Belediye Başkan Yardımcısı  Konstantin Dimitrov ile görüştü.

Görüşme esnasında Dimitrov şunları dedi: “Üsküp şehri 10 yıldır Taş Köprünün onarımı için gayretler göstermekte. Bu çalışmalarının final aşamasında  kardeş şehir İstanbul’dan temin edilen maddi yardım, köprünün aslına uygun şeklinin almasını sağlamalıdır. Taş Köprüsü şehrin sembolüdür. O yüzden şehrin vatandaşları, köprü restorasyonun çalışmalarının tamamlanması için İstanbul Belediyesi tarafınca sunulan maddi yardımı için teşekkürlerini borç bileceklerdir”.
Devamını oku...
 
KÜBA'DA KENT PLANLAMA ANLAYIŞI


KÜBA`LI MİMAR: "YIKILAN EVLERİN YERİNE PARK YAPIYORUZ"


Küba'lı mimar Isabel Leon Candelarío, YTÜ Mimarlık Fakültesi içinde yer alan Alpay Aşkun salonunu dolduran altmışı aşkın mimar, kent plancısı ve sağlıkçıya doyurucu bir sunuş yaparken bir yandan da katılımcıları şaşırtan bilgiler verdi.

Küba Dostluk Derneği İstanbul Şubesi'nin girişimiyle ve düzenleyicileri arasında Mimarlar Odası İst Şb'si, Şehir Plancıları Odası İst Şb'si, Çevre Mühendisleri Odası İst Şb'si, Çevre ve Kültür Değerlerini Koruma ve Tanıtma Vakfı (ÇEKÜL), İstanbul Tabip Odası ve YTÜ Mimarlık Fakültesi'nin bulunduğu konferans 11 Haziran Pazartesi günü gerçekleştirildi.

Devamını oku...
 
ELHAMRA SARAYI

  


Elhamra Sarayı

 

 

Elhamra Sarayı (Arapça: القلعة الحمراء al-Qal‘a al-Hamrā ya da القصر الحمراء al-Qasr al-Hamrā, İspanyolca: Alhambra / okunuş: Alambra) - Granada: İslam mimarisinin ulaşabileceği yüksek noktalardan biri olarak bugünlere ulaşmış bir şahit olan Elhamra Sarayı'nın temeli 1232 yılında, Gırnata Emirliği yani Beni Ahmer (Nasiriler) devletini kuran 1.Muhammed (Muhammed bin Ahmer) zamanında atılmıştır. Saray, aynı sülaleden gelen çeşitli hükümdarlar (3. Ebu Abdullah Muhammed, 1. Ebul Haccac Yusuf, 5. Muhammed) tarafından yapılan ilavelerle genişletilmiştir.

Elhamra'nın yapımı devam ederken Endülüs'ün diğer önemli iki şehri Kurtuba ve Sevilla (1236 ve 1248'de) Hıristiyan Kastilyalılar'ın eline geçmiştir ve oradaki Müslüman halk çeşitli işkencelere uğramıştır.

1001 gece masallarındaki rüya sarayların gerçek alemdeki izdüşümü sayılabilecek olan Elhamra'nın doğal çevreye uyumu, girift yapısı, farklı süslemeleri ve yaşanan mekan ile su ve yeşili belli bir ahenk içinde buluşturabilmesi, kazandığı şöhretin hiç de haksız olmadığını gösterir. Paris'teki İnstitut du Monde d'Arap (Arap Dünyası Enstitüsü) eski Başkanı Edgar Pisani sarayın, İslam medeniyetinin insanlığı ulaştırabileceği en yüksek noktalardan biri olduğunu söyledikten sonra Elhamra'yı şöyle anlatır:

Aslanlı bahçeden bir görüntü.Elhamra Sarayı Aslanlı Bahçe

 

Girift bir yapıya sahip olan Elhamra Sarayı, birbiriyle bağlantılı sayısız odalar ve salonlar, bu mekanların arasında yer alan avlular, ferahlatıcı yeşil alanlar, fıskiyeli havuzlar, akar çeşmeler ve bahçelerden ibarettir. Ama tüm bu mekanlar belli bir ahenk içinde dizilmiş, rahatsız edici olmayan geçişlerle birbirine bağlanmış bir düzene sahiptir. Bu düzen, Yahya Kemal Beyatlı'nın İspanya'daki elçilik görevi sırasında (1929) kaleme aldığı satırlarda şöyle özetlenir:

Elhamra Sarayı Duvardaki Allah Yazısı"... Elhamra'ya basit bir dış kapıdan giriliyor. Girerken hârikulâde bir mekan içine girileceğinin farkına bile varılmıyor. Girdikten sonra bir alemden başka bir aleme geçmiş, sanki bir rüyanın ortasına düşmüş gibi gözlerimi kapadım ve açtım, öylesine bir hayret içindeydim. Bu şaşkınlık daireden daireye geçtikçe arttı. Nazar değmemiş bir beyazlık içinde, sülüs bir yazı sarmaşığı gülümseyen bir güzellikle bütün duvarları sarmış; nakışın ve oymanın hudutsuz oyunları, tavanların derinliklerine kadar her tarafı örtmüş, ama her taraf yine de bembeyaz görünüyor. "

Saray içindeki tüm oda ve salonları çepeçevre dolaşan bir sözcük, dünyanın bu en nazenin, ortaçağın en ünlü, Endülüs'teki 780 yıllık İslam hakimiyetinin de en önemli sarayı sayılan Elhamra'nın sırrını adeta özetleyen Arapça bir cümledir. Tüm Elhamra’ ya damgasını vuran bu tılsımlı sözcük, " Allah'tan başka galip yoktur" anlamını taşır. Bu bakımdan Elhamra, Allah'ın tek galip olduğunu tüm dünyaya haykıran bir saraydır ve dünyanın hiçbir yerinde Allah adını bu kadar çok zikreden sütun, kemer, kubbe, tavan, kapı ve duvara sahip başka bir saray bulmak mümkün değildir.

Saray mevcut haliyle halen göz alıcı bir güzelliğe sahip olmasına rağmen, buranın çok uzun yıllar kendi kaderine terk edildiği, adeta dilencilerin ve evsiz barksız insanların barınak yeri haline geldiği bilinmektedir. Bu dönemde bakımsızlıktan dolayı bazı yerlerde duvar kabartma süsleri dökülmüş, hor kullanmadan dolayı kapı ve pencereler tahrip olmuştur. Öyle ki, bekçilik yapan bir ailenin korumasına teslim edilen sarayın bahçesine, ilgisizlikten dolayı gecekondu misali kaçak evler bile yapılmıştır. Sarayın Mexuar denen idari bölümü avlusunun bir zamanlar koyun ağılı olarak kullanıldığı, yine bu bölümün arka kısmında kapel haline çevrilen ibadethaneye geçiş için bir duvarın yıkılarak kapı haline dönüştürüldüğü bilinmektedir. Sarayın harem kısmındaki bir oda ise 1829 yılında Washington Irving'in ikametine tahsis edilmiş ve Amerikalı yazar bu odada Elhamra ile ilgili anılarını kaleme almıştır. Granada'nın 1492 yılında düşüşünden sonra 5. Carlos sarayının yapımı için Elhamra'nın bir kısmının yıkıldığı bilinmektedir. Bu yıkılan bölümlerin neler olduğu, bu yıkımla sarayın neler kaybettiği ise hiçbir zaman öğrenilememiştir.

Tüm bu olumsuzluklara rağmen Elhamra'nın ayakta kalmak için zamana karşı başarıyla direndiği söylenebilir. 19. yy sonunda başlayan restorasyon çalışmaları 20. yy.da, özellikle yabancı ziyaretçilerin artışı sonucu hız kazanmış, eksik yönleri olsa da, sarayın yavaş yavaş eski ihtişamına kavuşmasına sebep olmuştur. İspanyol makamlarının restorasyonda süslemelerin aslına ve obje fonksiyonlarına mümkün olduğunca sadık kalmaya dikkat ettiklerini de özellikle belirtmek gerekir.

"Endülüs İslam sanatını, Müslüman İspanya tarihinden ayrı düşünmek imkansızdır... Elhamra inşa edilirken hiçbir şey tesadüfe bırakılmamış, her detay itina ile hesaplanmıştır. Kavislerin bölünüşünde, tek ve çift sütunların hoşa geden bir tarzda yerleştirilmelerinde, kapı ve pencere yerlerinin tespitinde bunu anlamak mümkündür. İşte bu sayede harikulâde perspektifler ortaya çıkmış, avlular ile açık salonlar arasında güneş ışığı, suların akışı ve gölgelerin oyunu buluşturularak, dış alemle inanılmaz bir uyum ve zarafet sağlanmıştır. Bu, sanki el değince kırılıp dökülecek hissi veren yüksek bir zarafettir. Elhamra'yı gerçekten anlamak için, sarayın içindeki pek çok kitabeyi anlayarak okumak gerekir. Kur'an'dan alınan ayetlerin ve İbn-i Zamrak'la diğer Müslüman şairlerin mısralarının kazınmış olduğu bu kitabeler bazı duvarları tamamen kaplamakta, kemerler, kapı çerçeveleri ve sütun tekneleri boyunca uzayıp gitmektedir. Öyle ki, bu yazıları süsleme motiflerinden ayırmak neredeyse imkansız haldedir. Evet, Elhamra konuşur. Hem de kutsal kitabının sesiyle konuşur."

 

Devamını oku...
 
Cenab-ı Ahmet Paşa Camisi ve Ankara Mevlevihânesi


Cenab-ı Ahmet Paşa Türbesi

Ulucanlar Caddesi’ndeki Cenabi Ahmet Paşa Camisi Osmanlı mimarisinin Ankara’da bulunan örneklerindendir. Giriş kapısı üzerindeki kitabeye göre Kanuni Sultan Süleyman döneminde, 1566 yılında Anadolu Beylerbeyliği yapan Cenabi Ahmet Paşa tarafından Mimar Sinan’a yaptırılmıştır. Bunun yanı sıra caminin pencereleri üzerindeki kitabelerden 1883’de Abdülaziz Zadeesseyyit El-Hac Ahmet ve 1887 yılında da Ankara Valisi Ağabeydin Paşa (1843-1908) tarafından onarıldığı öğrenilmektedir.

Ankara’nın en eski camilerinden olan bu yapı 13.9x13.9 metre ölçülerinde kare plânlı olup, ibadet mekânı merkezi bir kubbe ile örtülmüştür. Ankara’nın kesme taşından yapılmıştır. Son cemaat yeri üç mermer sütunun taşıdığı üç kubbe ile örtülüdür. Bunlardan ortadaki kubbe Osmanlı mimarisinde görüldüğü gibi, diğerlerinden daha yüksek ve daha geniştir. Son cemaatin sağ tarafında kesme taştan tek şerefeli, 16 köşeli minaresi bulunmaktadır.

Caminin giriş kapısı beyaz mermer ve somakilerin oluşturduğu stelaktitli bir bezeme ile süslenmiştir. İbadet mekânı üç sıra halindeki 32 pencere ile aydınlatılmıştır. Minber ve mihrap oldukça sadedir. İbadet mekânını örten büyük kubbe 16 pencereli bir kasnak üzerine oturmuştur. Kubbenin iç kısmı ve etekleri kalem işleri ile bezenmiştir. Caminin sol yanındaki küçük hazirede Cenabi Ahmet Paşa’nın ve XVIII.yüzyıla ait Azimi türbesi bulunmaktadır. Bu türbe de 1566 yılında Mimar Sinan tarafından yapılmıştır. 1813 ve 1940 yıllarında onarılmıştır. Sekizgen bir planı olan türbe, Ankara kesme taşından yapılmıştır. Yer yer köfeki taşlarından da yararlanılmıştır. Kubbe doğrudan doğruya kasnak olmadan duvarlar üzerine oturmuştur. Türbe içerisinde yalnızca Cenabi Ahmet Paşa’nın sandukası bulunmaktadır.

Devamını oku...
 
KURTUBA: YİTİK CENNETİMİZ PDF Yazdır e-Posta


Kurtuba Camii“Eğer Sevilla Endülüs’ün gelini ise, Kurtuba da damadıdır” sözü meşhurdur. Emevi Devleti’nin merkezi olan Kurtuba insanlık tarihinin çok nadir şahit olduğu bir medeniyet şehri olarak iz bırakmıştır tarihte. Ünlü filozof Senaca, batılıların Averroes diye adlandırdıkları ünlü hekim, filozof İbn Rüşd, tüm zamanların en büyük mutasavvıfı Şeyhul Ekber İbn Arabi de bu toprakların yetiştirdiği nadir kişilerdendir.

Muaviye’nin oğlu Abdurrahman’ın Endülüs Emevi Devletinde otuz üç yıllık saltanatından sonra Avrupa’nın gözde şehirlerinden olan Kurtuba gerek nüfus yoğunluğu gerekse zenginliği bakımından her zaman göz kamaştırmıştır. Mektepleri, camileri, köşkleri, sokakları, yolları ile Batı’nın 700 yıl sonra ulaşabildikleri imkânları Endülüs/Kurtuba medeniyeti o dönemde yakalamıştı. Endülüs Emevileri 756’dan 1031’e kadar iki yüz yetmiş beş sene büyük bir devlet olarak hüküm sürdüler.

İbn Haface’nin Divanı’nda geçen şu dizeler bu medeniyetin parlak günlerine dair söylenmiştir: “Ey Endülüs sakinleri! Ne mutlu size ki sulara, nehirlere, ağaçlara ve gölgelerine sahipsiniz. Cennet bahçesi sizin diyarınızdan başka bir yerde değil ve şayet seçebilecek olsaydım, bu diyarda kalmayı seçerdim. Yarın cehenneme düşmekten korkmayın, çünkü cennet nimetlerini tatmış olan hiç kimse ateşe sokulmamıştır.”


Tarihinin sayfaları aralandığında Müslümanların ayak bastıkları her yerde insanlığa iftiharla sundukları medeniyet ile karşılaşılacaktır. Kurtuba bunun en somut örneklerinden biridir. Arapların İşbiliye dedikleri Sevilla’da Alcasar Sarayı, Vad’il Kebir ırmağının kenarında yer alan dünyanın en eski ve en büyük Camilerinden olan Kurtuba Camii, Granada’ki Elhamra Sarayı, o tarihte aydınlatılan sokak lambaları, hamamlar ve su kanalları ile insanlığa örnek olmuş bir medeniyettir Endülüs Medeniyeti. Ne yazıktır ki 732 yılından sonra Müslümanlar asabiye savaşlarına sürüklenmiş, bu sayede hâkimiyetleri bölünmüş, Hıristiyanlar kuzey, Müslümanlar güney bölgesinde hüküm sürdürmüştür. Daha sonraları Endülüs medeniyeti Hıristiyan İberya devletleri marifetiyle Müslümanlardan geri alınarak İspanyolca bir kavram olan Reconquista (yeniden fethetme) ile siyasi bir hareket adını almıştır. Ve nihayet III. Abdurrahman ve II. Hakem’in zirveye çıkardığı bu muhteşem medeniyet ve büyük devlet dağılıp yıkılmak mecburiyetinde kalmıştır. Ve yitik bir cennet olarak hayalimizde yaşatıyoruz Endülüs/Kurtuba medeniyetini artık.

Şimdi bu büyük medeniyetin ardından acıklı ağıtlar yakıyoruz. Ebu’l-Bekâ Er-Rindi Endülüs’e Ağıt’da bir zamanlar insanların rüyalarını süsleyen bu medeniyetin içine düştüğü durumu anlatırken kadınlarının gördükleri muameleleri şu dizelerle dile getiriyor:
………………

Ya o kızlar ki, yakuttan ve mercandan dökülmüşlerdi sanki.
Ve sabah bir dağ ucundan yeni çıkan bir güneşin masumluğu

İçindeki o Meryem yüzlü kızları da saçlarından sürükleyip götürdüler.
Kirli yataklarına. Haykırışları yırttı gökleri. Yürekleri parça parça, babalarsa kan kustu.

Daha ne anlatayım, yüreklerin erimesi için bir tanesi yeter anlattıklarımın:
Eğer o yüreklerde İslâmdan ve imandan bir eser varsa elbet ey Tanrı dostu!

Bu acıklı şiiri tercüme eden üstad Sezai Karakoç Çıkış Yolu I adlı kitabında şu önemli tespiti yapar: “Endülüs bizden imdat istediği zaman, biz henüz Akdeniz hâkimiyetini bile kurmuş değildik. Eğer Timur’un Anadolu’yu istilası olmasaydı, İstanbul’un fethi daha önce müyesser olacak ve Endülüs’ün imdadına yetişecektik. Endülüs’ün imdadına yetişseydik ne olurdu? Bu, tarihin toptan değişmesi olurdu. Çünkü Endülüs Avrupa’nın batısındaydı, Osmanlı ise doğusunda: Avrupa iki taraftan kıskaç altına alınmış demekti. Bir medeniyet, yani bizim medeniyetimiz, İslam medeniyeti Avrupa’yı doğudan ve batıdan kuşatmış durumdaydı. Ve bu medeniyet, bir gün belki orta yerde. Viyana’da buluşacaktı. İşte o zaman tarih tümüyle değişecekti.”

İslam ümmetinin geçmişte yaşananlardan ibret alması, üzerine serpilen ölü toprağını temizlemesi ve eski izzetli günlerine dönmesi için çaba göstermesi gerekir. Oturuyorsa ayağa kalkmalı, ayağa kalkmışsa koşması zaruret halini almıştır. Zira Batı medeniyeti 11 Eylül olaylarıyla başlayan süreçte İslam’ı geçmişte olduğu gibi barbarlıkla suçlayarak topyekûn savaş ilan etti. Müslümanların yaşadıkları toprakları işgal etmekle kalmıyor, zihinleri ve kalpleri de işgal ediyor. Güç ve kudret Allah’ındır. Batı’nın Haçlı zihniyetiyle kibirli diklenmesi karşısında Müslümanların moralini bozmaması gerekir. Modern dünyaya verecekleri cevabın geçmişte olduğu gibi insanlığın huzur ve saadetinin temin eden bir medeniyet mirasına sahip çıkmakla ile mümkün olabileceğini unutmamalılar. 

 

Yazan: Vedat Aydın, Kurtuba Dergisi 34, Kurtuba Ne Anlatıyor

http://www.kurtubadergisi.com/dergi/?p=395#more-395

 
Türkiye’de Sağlıklı Şehirler Hareketi ve Geleceği

Türkiye Sağlıklı Kentler Birliği

4. YIL KONFERANSI 9-10-11 EKİM 2008 KOCAELİ

"Türkiye’de Sağlıklı Şehirler Hareketi ve Geleceği”

Şehirlerimizi daha yaşanabilir hale getirmek amacıyla bir araya gelen Sağlıklı Kentler Birliği tarafından her yıl düzenlenen uluslararası katılımlı Türkiye Sağlıklı Kentler Birliği 4. Yıl Konferansı, bu yıl 9–10–11 Ekim 2008 tarihlerinde, Kocaeli Büyükşehir Belediyesi’nin ev sahipliğinde gerçekleştirilmiştir.

Sağlıklı Kentler Birliği 9. Olağan Meclis Toplantısı’nın da yer aldığı program kapsamında Bir sene boyunca edinilen bilgi ve deneyimleri bir araya getirip sentezlemek, önümüzdeki dönem yapılacak çalışmalara yön vermek amacıyla “Türkiye’de Sağlıklı Şehirler Hareketi ve Geleceği” başlığı altında 4. Yıl Konferansı yapılmıştır. Dünya Sağlık Örgütü Sağlıklı Şehirler Projesi 5. Faz ana konularının ele alındığı toplantıda akademisyenler ve üye belediyelerin tecrübeleri ele alınarak değerlendirilmiş, belediyelerimizin çalışmalarına yön verici, uygulamaya yönelik görüş ve öneriler ile üye belediyelerimizce uygulanmış örnek çalışmalar yer almıştır.

Devamını oku...
 
Sağlıklı Kentler Birliği PDF Yazdır e-Posta


Dünyadaki 6 Dünya Sağlık Örgütü Bölge Ofisinde, 66 ülkede, 220 Dünya kentinde ve 55 Avrupa kentinde devam eden ve gelişen “Sağlıklı Kentler” Hareketinin Türkiye’de gelişebilmesi, benimsenmesi, uygulanabilmesi için formal bir düzenlemeye ihtiyaç duyulmuş ve bu gereklilikten hareketle bu konuya önem veren kentler bir araya gelerek “Sağlıklı Kentler Birliği”ni kurmuşlardır.

Sağlıklı Kentler Birliği “Sürdürülebilir Kalkınma” ve “Sürdürülebilir Kentler Yaratmak” için çok gerekli bir düzenlemedir.

1996 Habitat II, 2002 Johannesburg Yerel Yönetimler Zirvesi ve WHO (DSÖ)’nün 2000 Milenyum yılı Deklarasyonun ana temaları, hep “Sürdürülebilir Kentler“ yaratmak, etkili yerel yönetimler sağlamak, Ulusal-bölgesel-yerel ortaklıklar kurmak ve sağlık temelli stratejiler üretmek olmuştur. 2003 yılında Belfast da yayınlanan kentlerin politik temsilcilerinin imzaladığı ve Dünya Sağlık Örgütünün onayladığı deklarasyonda da;

  • Uluslararası birlikteliği ve ilişkileri güçlendirmek için kentler ve bölgeler arasında kaynakların, bilginin ve tecrübelerin paylaşılması gerektiği,
  • Diğer bölgelerde sağlıklı şehirler hareketini destekleyerek sorumluluğunun bilincinde olmak, her bölgenin küresel olarak erişilebilir olmasında öncülük edebilmek gerektiği belirtilmiş.
  • Kentler tek başlarına hareket edemezler. Onları davet ediyoruz denilmiştir,

Devamını oku...
 
İSHAK PAŞA SARAYI


İshak Paşa SarayıAğrı Dağı'nın yakınında, Doğu Bayazıt’ın 7 km. güney doğusunda, Eski Beyazıt’a ve ovaya hakim yüksek bir tepenin üzerine kurulmuş, pek çok bölümleri olan komple bir saraydır. Birinci Dünya harbine kadar Beyazıt Sancağı bu saraydan yönetildi.

Sarayın yapımına 1685 yılında Çıldır Atabeklerinden Çolak Abdi Paşa tarafından başlanılmış, aynı soydan gelen Küçük İshak Paşa zamanında 1784’de (99 yılda) tamamlanmıştır. Ahıskalı ustalar tarafından yapılmıştır.
Devamını oku...
 
1. Avrasya Yerel Yönetimler Kongresi


İşbirliği Stratejilerinin Geliştirilmesi

TC Başbakanlık Türk İşbirliği ve Kalkınma İdaresi Başkanlığı (TİKA) ve Türk Dünyası Belediyeler Birliği (TDBB) işbirliğinde, TC Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın destekleri ile “I. Avrasya Yerel Yönetimler Kongresi” yerel yönetimlerin çalışma alanlarına yönelik olarak Türkiye’den ve dünyanın çeşitli ülkelerinden uluslararası kuruluşlar, merkezi idarenin yerel yönetim temsilcileri, kent yöneticileri ve akademisyenlerin katılımıyla 15–17 Kasım 2008 tarihlerinde gerçekleştirilecektir.

Tecrübe aktarımına zemin hazırlanması ve kalkınmakta olan ülke ve bölgelerdeki yerel yönetim sistemleri ile yerel yönetim birimlerinin yönetim anlayışındaki yeni gelişmeler ve bunların uygulanması konusunda bilgi ve tecrübe aktarımı konularında işbirliğinin sağlanması hedeflenmektedir.

Yerel yönetimler arasındaki işbirliği ve diyalog arttırılacak; sürekli iletişimin sağlanması için gerekli tedbirler tartışılacak ve yerel yönetimler konusunda ortaya çıkan yeni gelişmeleri izleme platformu oluşturulacaktır.

 
12. ŞEYH HASAN ONAR ETKİNLİKLERİ YAPILDI

 

Arapgir’in tarihi özellikleriyle ünlü olan Onar köyü 12. Şeyh Hasan Onar Etkinlikleri yapıldı.

Şeyh Hasan Onar Etkinlikleri Onar Köyü muhtarlığı ile İstanbul’da faaliyet gösteren Onar Köyü Kalkındırma Derneği tarafından düzenlenen etkinliklere CHP Malatya Milletvekili Mevlüt Aslanoğlu, Arapgir Kaymakamı Engin Aksakal, Arapgir Belediye Başkanı Halit Konutçu, CEM Vakfı Başkanı Eşref Doğan, gurbette bulunan Onarlılar ile çok sayıda vatandaş katıldı.

“BİRLİK VE BERABERLİĞİ SAĞLIYOR”

12. Şeyh Hasan Onar Etkinlikleri’nin açılış konuşmasını yapan Onar Köyü Muhtarı Dursun Akar, şenliklerin 12 yıldır yapıldığını belirterek, şenliklerin köyde birlik ve beraberliği sağladığını söyledi. Arapgir Kaymakamı Engin Aksakal ise köyün sorunlarının önemli ölçüde giderildiğini ifade ederek, “Köyümüzün kanalizasyon sorunu da en yakın zamanda giderilecek. Bu konuda devlet üzerine düşen görevi yapacaktır” dedi.

“TARİHİ GÜZELLİKLERİYLE DE ÖNEMLİ BİR KÖY”

CHP Malatya Milletvekili Mevlüt Aslanoğlu da Onar köyünün tarihi güzellikleriyle de önemli bir yer olduğunu belirtti. Milletvekili Aslanoğlu, 12. Şeyh Hasan Onar Etkinlikleri’nin gurbetteki Onarlılar ile köylüler arasındaki birlik ve beraberliğin sağlanmasında önemli rol oynadığını kaydetti. Yapılan konuşmaların ardından semah gösterisi sunuldu. Etkinlikler Sanatçılar Fatma Şahin ve Ahmet Bildirici’nin verdiği konserle gece geç saatlere kadar devam etti.

 
Yahya Kemal’de Şehir ve Mimari PDF Yazdır e-Posta


Ekrem Hakkı Ayverdi

Denebilir ki Yahyâ Kemal’in sebeb-i hayâtı, yaşamasının sâiki, onu dev kuvvetiyle harekete getiren irâdenin menba’ı azametli, büyük bir milletin ferdi olmak sevinç ve gurûrudur. Hâlıkı, bu koca arı kovanında ona milletin dehâsını övmek vazifesini vermiş, o da bu hizmeti tehâlükle kabullenmiş, her nefes alışında ubûdiyet râh-ı müstakîminde îcâbını icrâ eylemiştir. Bu çizgiden çıkar gibi göründüğü ve gösterilmek istendiği demleri bile, lüzumlu malzemeyi beşeriyet kazanında kaynatıp kalıba dökmek ve şuûra intikal ettirmek için geçirdiği sancılı zamanlarıdır.

Yahyâ Kemal ifâde vâsıtası olarak, insanda sâdır olabilecek en asil mahsûl olan edebiyâtı, daha doğrusu şiiri benimsemiştir. Tabiî bu intihapta, meşrep ve kabiliyeti başlıca âmildi; fakat başka sâhalarda da şâyân-ı hayret nüfûz-ı nazar, idrak ve ifâde örnekleri verilmiştir.

Yahyâ Kemal şiir ve edebiyat için yaratılmıştı, bunda tereddüt yoktur. Bütün tekniğiyle nik ü bed’iyle bildiği bu sâhanın sâhibkırânı oldu. Böyle oldu da fikir adamı olmadı mı? Târihçi değil midir? Bunların küçük ve günlük tafsilâtına inmeden târihin halkalarını geçirip selsebil gibi akışını ortaya dökmemiş midir? Bizim şehâmetli târihimizin revnakını duyup duyurmamış mıdır?

Bunun gibi mûsıkîmizin en derin mânâlarını kavrayan, anlayan da o olmuştur. Ve bu mûsîkiyi istihfâf edenleri görmek azâbı içinde "Ve ondan anlamayan bir şey anlamaz bizden" mısra’ını hâtifi, mâverâî edâsıyla o söylememiş midir?

Bu mesleklerin adamları Yahyâ Kemal’i bu cephelerinden ele almışlar mıdır? Pek zannetmiyorum. Her ne hâl ise gocunmaklar bir tarafa bırakılınca, üzerinde durulacak pek çok hakikatleri Yahyâ Kemal’in sözlerinde buluruz. Meselâ mûsıkî târihimizi ve mûsıkî anlayışımızı, kül olarak, Itrî destânının kırkdokuz mısra’ında toplayıvermiştir. Bir gün o fikirler anlaşılacak ve üstünde cildler yazılabilecektir.

Yahyâ Kemal mîmârî fikirlerini, şiirinden çok nesrinde ifâde etmiştir. Süleymâniye’ye, onun gibi âbidelere, şehirlere, semtlere hayran idi. Fakat Yahyâ Kemal hehangi bir ferd gibi, binâların parakende güzelliklerine, hâtta tenâsüb ve edâlarında kalmayıp, âbidelere bir vatan meydana getirilmiş olması tarafiyle alâkalanmış, bundan duyduğu sevinci son derece güzel ifâde etmiştir. En realist bir görüşle bu milletin o, asırda değişmez, eğilmez, bükülmez, eskimez büyük meziyetlerinin ancak bir yerde karar kıldıktan sonra hârikalar doğurabileceğini müşâhede etmiş, bu en güzel ve en büyüğün yapıldığını idrak ile de hükmünün isâbetini görmek saâdetine ulaşmıştır.

Zâten Yahyâ Kemal’den mîmârlığın, taşı toprağı ile uğraşması istenemezdi; o, milletin hayatına karışan mîmâriyi bize söyledi.

Yahyâ Kemal’in mîmâri fikirleri yer yer, kalıb kalıb, "Aziz İstanbul" nâmı altında Enstitü tarafından neşrolunan eserinde dolup taşar. Kitab çıkmadan evvel çok kişi bunları bilmiyordu; zamânın külleri onları örtmüştü. Şâirin bu yazılarının ilkleri ile sonuncusu arasında otuzbeş senelik bir fâsıla vardır. Bu uzun zaman zarfında yolundan hiç infiraf etmeden aynı selâbetle düşüncelerini bize nakletmiştir. En parlağı 1942 senesi başında verdiği "Türk İstanbul" ismindeki konferanstır. Bu konferans âdetâ bir hülâsadır.

Şâir bu konferansı ondan sonraki uzun makalesini ve tabiî ondan daha evvelkileri, Osmanlı mîmârisi daha inceden inceye tetkik edilmeye başlanmadan, neticeler meydana çıkmadan bir san’atkârın derin sezişi ile yazmıştır. Konferanstan epeyce sonraları bu yazılardan habersiz olanlar, onun söylediklerini ilmî usûlün tabiî neticesi olarak meydana koydular. Ve tâ 1964 senesinde "Aziz İstanbul" çıkınca, binbir emek ve zahmetle bulduklarını o sahifelerde görmekle büyük bir saâdet duydular. Bu da gösteriyor ki, san’atkârda, müfekkirenin parlak buluşları, teşhisleri kuru ilme takaddüm etmektedir.

Bakınız Yahyâ Kemal, Türk şehircilik mîmârisinin bütün unsurlarını, zihniyetini en muhteşem bir çapta toplayan İstanbul ve dolayısıyla san’atımızın küllü hakkında ne diyor, bunu konferanstan nakledelim:

“Bir iklimin manzarası, mîmârisi, halkı arasında hâlis ve tam bir âhenk varsa orda gözlere bir vatan tablosu görünür.”

İklimden anlayan gerçek ve hassas bir san’atkâr, İstanbul’un eski semtlerinden her hangi birini, meselâ Koca Mustafa Paşa semtini, yâhud Eyüb’ü, yâhud Boğaziçi’ni henüz milli hüvüyetini muhâfaza eden herhangi bir köyünü seyredince kat’i bir hüküm vererek der ki; "Bu halk bu iklimde ezelden beri sâkindir ve bu iklime bu mîmâriden ve bu halktan başka unsurlar yaraşmaz.."

Muharrir burada semtlere mîmârinin meydana getirdiği iklimin yâni Fransızca’da ”Site” denilip her zerresinde husûsiyeti tüten yerlerin güzel bir târifini yapmakta olup, bu halkın kendi eseriyle olan saf ve kusursuz yekpâreliğini ortaya koymakta ve bir de ( iklim ) gibi hârikulâde bir tabir icâd etmektedir.

Muharrir devâm ederek, "Türklük beş yüz senedenberi İstanbul’u ve Boğaziçi’ni bütün beşeriyetin hayâline böyle nakşetti. Mîmârisini bu şehrin her tepesine, her sahiline, her köşesine kurarken gûya : 'Artık bu diyar dünyâ durdukça Türk kalacaktır' dediği hissedilir." Sonra da, "yeni baştan kurmuş olduğu bu şehirde yaratmış olduğu güzelliklerin en yüksek bir kıratta olduğunu söylemek lazımdır." sözleriyle büyük mîmâriyi ve kendine has yalın üslûbuyla gözlere nakşedilmiş kalan emsâlsiz şehri tebcil ediyor. Ve İstanbul’da yapılanların en yüksek kıratta, başka bir sözle, seviyesi ve derecesi en yüksek olduğunu beyân ediyor.

Devamını oku...
 
OCAK KÖYÜ

Ocak Köyü'nde bir evOcak Köyü; Doğu Anadolu'nun şirin bir köşesinde yer alan, Hıdır Abdal Sultan tarafından kurulan ve günümüze kadar 700 yıllık geçmişi ile tarihi ve turistik değerlere sahip; dik bir yamaçta, bahçeler arasında havası ve suyunun temizliği ile dikkat çeken bir köydür. Erzincan'ın Kemaliye İlçesine bağlı, yaklaşık Elazığ-Malatya-Sivas-Erzincan illerinin birleştiği noktada; Arapgir ve Kemaliye yolu üzerinde Dutluca yol ayrımından 2,5 km Kuzeydedir. Ocak; dik bir yamaçta, bahçeler arasında, havası ve suyu çok güzel modern bir köydür. Ocak'tan güneye doğru bakıldığında ufukta Keban Gölü'nü, doğusunda Munzur Dağları'nı, batısında Göl Dağı'nı gören nefis bir panoramik manzara ile karşılaşılır... 

Bunun yanı sıra, sahip olduğu;

Devamını oku...
 
Merhaba Rumeli!


Türkiye; Kafkasya ve Kuzey Irak açılımının bir benzerini Balkanlar'da uygulamaya soktu. Dengeler gözetilerek atılan adımlar, Anadolu-Rumeli bağlarını yeniden canlandırdı. Açılımın ilk meyvesi de Balkanlar'daki eserlerin sayısını 30 bine çıkaran 'Osmanlı Eserleri Envanteri Projesi' olacak.

Oturum başkanının verdiği 20 dakikalık süre, sunumuna yetmemişti. İkinci ikazın ardından 10 dakika geçmişti ki konuyu toparlaması istendi. Daha fazla uzatmadan bitirdi konuşmasını. Kürsüye yaydığı tebliğini toparlarken, yüreğinden seslendi konferans salonuna; resmî görevine, salondaki Sırp temsilcilere bakmaksızın: "Ben bugün Balkanlar'da yaşayan Fatihan torunlarından biriyim. Ailem, Osmanlı yedi cihana hâkim olsun diye Anadolu'yu bırakıp göçmüş o diyarlara. Hadi Osmanlı'nın bize sahip çıkamamasını anladık da siz neden uzak durdunuz yıllarca? Bizi neden öksüz, yetim bıraktınız?"

Sadece onun değil, katılımcıların da gözleri dolmuştu. Uzun süre ayakta alkışlandı. Akademisyenin bu küçük sitemi, belki bazıları için alışılagelmişti; ama onun için belki de yaşadığı ülkede işinden edecek kadar tehlikeliydi...

Devamını oku...
 
<< Başlangıç < Önceki 1 2 3 4 5 6 7 Sonraki > Son >>

Sayfa 6 / 7