PDF Yazdır e-Posta

 
BARIŞ İÇİN YEREL YÖNETİMLER BİRLİĞİ (ULAP)


ULAP  

ULAP NEDİR?

Barış için Yerel Yönetimler Birliği (ULAP); yerel liderlerin ve kendini bu konuya adamış ortakların,  insani yerleşim birimlerindeki sosyal bütünleşme etkisi sayesinde ve barışın teşvik edilmesi içerisinde ulusal hükümetlere ve uluslar arası toplumlar arasında yeni bir yenilik iletişim ağıdır.

ULAP; kentlerde karşılaşılan problemlere alternatif kalkınma yöntemleri geliştirilmesine yardımcı olur. Günlük görülen bu sorunlar, yerel yönetimleri ve kırsal alanları etkiler. Kentler ulusal seviyede büyümede motor görevi olmuş ancak, aynı zamanda kentler fakirliğin endişe verici boyutları sayesinde eşitsizliklerin yaşandığı merkezler haline gelmiştir.

ULAP’ın sloganı; sosyal dışlamanın bir sonucu olarak, kentsel fakirlik ile ilgili tehditleri yerel, ulusal ve uluslar arası alanlarda barış ve huzuru içerisinde çözmektir.

Devamını oku...
 
PDF Yazdır e-Posta


Çatalhöyük'te yeni bulgular



Fotoğraf: Şaika Kahvecioğlu

22 ülkeden 120 kişinin bir araya geldiği kazı ekibinde, İstanbul Üniversitesi, Selçuk Üniversitesi ve Trakya Üniversitesi'nden de birer grup yer alıyor. 15 Eylül 2009 tarihine kadar sürecek kazılarda, yeni keşfedilen yapıların içinde yer alan iyi korunmuş durumdaki 3 metrelik bir duvar kalıntısıyla, mezarlık bölgesinde bulunan yabani boğa boynuzları gibi yeni bulguların gün ışığına çıkarılması amaçlanıyor. Bu yılki çalışmalar kapsamında ayrıca, batı höyüğünde de kazılar yürütülüyor.


Çatalhöyük kazıları hakkında...


Londra Üniversitesi (UCL) ve Stanford Üniversitesi kökenli uluslararası bir ekip, 1993'ten bu yana, Kültür Bakanlığı'nın izni ve Ankara'daki İngiliz Arkeoloji Enstitüsü'nün desteğiyle Çatalhöyük'te arkeolojik çalışmalar yürütüyor. Projenin ana sponsorluğunu Boeing ve Yapı Kredi Bankası üstlenirken, Shell ve Merko da sponsorlar arasında yer alıyor. Projeye ayrıca, Ankara'daki İngiliz Arkeoloji Enstitüsü, Stanford Üniversitesi, Dünya Kültürel Mirası Fonu, Londra Üniversitesi (UCL), Türk Kültür Vakfı, Amerikan Elçiliği, Poznan Üniversitesi ve Polonya Kültür Mirası Konseyi mali katkı sağlıyor.

Devamını oku...
 
BOĞAZ KÖPRÜSÜ, ZAP KÖPRÜSÜ ve "DEMOKRATİK AÇILIM" PDF Yazdır e-Posta

Soner Yalçın, Hürriyet

Başlığı okuyup diyeceksiniz ki, “Ne alakası var?”

O kadar çok ilgisi var ki!

Öncelikle şuradan başlayalım: “Solcular Boğaziçi’ne köprü yapılmasına niye karşı çıktı?” Ve 68 Kuşağı neden Boğaziçi Köprüsü prototipini Hakkâri Zap Suyu üzerine inşa etti?

“Zap (Devrimci Gençlik) Köprüsü” aslında Türkiye’nin ilk Kürt açılımıydı. Sonra ne oldu?

Boğaz Köprüsü Zap Köprüsü

Gençlerin başına neler geldiğini biliyorsunuz. Peki bu köprüye ne oldu? Gelin, iki farklı olay gibi durmasına rağmen aralarında neden-sonuç ilişkisi olan Boğaziçi’ne 3’üncü köprü ve Kürt açılımı meselesine bir başka açıdan bakalım...

Devamını oku...
 
PDF Yazdır e-Posta


Konut, Şehirleşme, İnsan ve Ayda Yörükân

(Turhan Yörükân'ın, Ayda Yörükân'la ilgili hazırladığı yazıdan alınmıştır)

İbretlik acı hâtıralar...


(...)

1965 yılında Sosyal Araştırma Dairesi Başkanlığı’nı üstlendikten sonra, eşi ile tam bir iş birliği hâlinde, bozulan şehirsel çevrelerin, tabiattan gittikçe kopan, kirlenen, gittikçe kalabalıklaşan ve yozlaşmaya başlayan şehirsel çevrenin insan sağlığı üzerindeki kötü etkileri konusunda çalışmalar yapmaya başladı. Modern Şehir ve İnsan Sağlığı adıyla bir kitap yayımladı. Kitaba yazdığı “Giriş” yazısında şöyle diyordu:

“İnsan, tabiattan kopmuştur... Fert artık tabiî bir çevre içerisinde ve başka varlıklar gibi tabiatın bir parçası olarak yaşayacak yerde, tabiatla temasını geniş ölçüde yitirmiş ve bütünüyle kendi eseri olan yapma bir çevre içerisinde yaşamaya başlamıştır. Bahçeler, tarlalar, kırlık araziler yavaş yavaş büyük şehirlerin çevresinden uzaklaşmış ve insan şehrin gürültüsü, kalabalıklığı, dağdağası, çeşitli dumanlar ve gazlardan kirlenmiş puslu havası içerisinde bu yapma çevrenin bütün kötü etkilerine açık bir hâle gelmiştir. Vazolara yerleştirdiği kuru otlar, sepetler veya cam kâseler içerisinde sakladığı deniz böceği kabukları, saksılar içerisinde yetiştirdiği çiçekler, şehir insanının tabiatın fosilleri veya kalıntıları ile tabiata ulaşmak için yaptığı umutsuz çabayı göstermektedir. Hayvanlar dünyası ile olan teması ise yalnızca kafesteki kanaryası, evin içinde beslediği kedisi veya köpeği ile olan ilişkisine indirgenmiştir...” 
O, bu kitabında, kalabalık içerisinde “yalnız” olan şehir insanının dertlerini dile getirmeye çalışıyordu. Çeşitli araştırıcıların yaptığı çalışmaları, “İnsanların Şehrinde Tabiatın Yeri”, “Şehirleşme ve İnsan İhtiyaçları”, “Şehirsel Çevrede Beden ve Ruh Sağlığı”, “Modern İnsanın Sinir Yorgunluğu” ve “Şehirsel Toplumun Büyümesi, Ruh Çöküntüsü ile İlgili Bozukluklar ve İntihar” başlıkları altında okuyucusuna aktarmaya çalışıyordu. Pek çok üniversite, yayımladığı kitapları İmar ve İskân Bakanlığı’ndan temin etmeye çalıştı; ders ve seminer çalışmalarına konu yaptı ve kitaplıklarına koydu. Ayda Yörükân da, ancak 20 yıl sonra, 1990 yıllarına doğru belirginleşmeye başlayan çevre bilincinin oluşmasına, böylece sessiz sedasız ama anlamlı bir katkıda bulunmuş oluyordu.

(...)

Ayda Yörükân, 1970 yılı sonlarına doğru görevinden alınarak müşavir yapıldı. Onun müşavirlik döneminde, Turhan Yörükân ile birlikte, iki büyük cilt hâlinde hazırladığı kitaplar, İmar ve İskân Bakanlığı’nda yayımladığı en son kitaplardır. Bu iki kitap, yazdıkları kısa bir “İthaf” yazısı ile “1964-1970 yılları arasında bu Rehberdeki teknikleri veya bu teknikleri esas alarak hazırladığımız daha az ayrıntılı araştırma tekniklerini, Bursa Gecekondu Bölgeleri’nde olduğu gibi, Ankara, İstanbul, İzmir, Diyarbakır, Erzincan, Erzurum, Samsun ve Zonguldak şehirlerindeki gecekondu bölgelerinde de uygulayarak bizimle birlikte çalışmış olan tüm Sosyal Araştırma Dairesi mensuplarına armağan ediyoruz”, diyorlardı.

Bütün bu bölgelerde büyük emek mahsulü toplanmış olan bu araştırma materyaline dayanarak herhangi bir karşılaştırmalı yayın yapmalarına izin verilmedi. 90 çelik dolap dolusu materyalin ve araştırma sonuçlarının bir üniversiteye verilmesine de izin verilmedi. Gecekondu Kanunu’nun âmir hükümlerine rağmen, gecekondu yapımının alabildiğine artmış, hattâ yeni gecekondu bölgelerinin kurulmuş olduğunu belgeleyen bu materyal, bir gün, tahlil sonuçlarıyla, hazırlanmış olan cross-tablolarla birlikte kimseye duyurulmadan SEKA’ya gönderildi ve boşalan çelik dolaplar Bakanlık birimleri arasında pay edildi. Hattâ, bir bilimsel çalışmaya konu yapılmış olan kıymetli kitaplığı da aynı âkıbete uğramaktan kurtulamadı.

Yörükânlar, bir dokümantasyon merkezi kurmayı arzulamışlardı. Kendilerine büyük destek vermiş olan Bakan Haldun Menteşoğlu da bu fikre sıcak bakıyordu. Verileri IBM kartlarına geçirerek saklamayı düşünüyorlardı. İstanbul Üniversitesi’ndeyken sosyal yapı ve bölge plânı açısından Turhan Yörükân’ın Adapazarı, Akyazı ve Hendek köylerinde yaptığı araştırmaların sonuçlarını da aynı yerde saklıyorlardı. Gerek Bakanlık bünyesinde yaptıkları, gerekse daha önce yapılmış olan araştırmalar, diakronik araştırmalardı. Bu araştırmaların, gelişmeleri ve değişmeleri ölçmek bakımından belli zaman aralıklarıyla (hiç olmazsa bir defa daha) tekrarlanmaları gerekiyordu. Ne yazık ki, hükûmet değişmiş, bu idealleri gerçekleşememişti. Söz konusu ettiğimiz yok etme olayını öğrendiklerinde ise, bütün bu materyal çoktan kâğıt olmuştu. Plânladıkları ve yönettikleri bu köy, gecekondu ve şehir araştırmaları, her ikisinin de temel uğraşlarını oluşturduğu hâlde, Ayda Yörükân’ın gecekondular konusunda yaptığı yayınlar, Turhan Yörükân ile birlikte Fransızca, İngilizce ve Türkçe olarak hazırlanmış olan kitaptan, Birleşmiş Milletler uzmanları için Fransızca, İngilizce ve Türkçe olarak hazırladığı dépliant’lardan ve Ayda Yörükân’ın 1971 yılında Konut Özel İhtisas Komisyonu için hazırladığı ve 1974 yılında yayımlanan Gecekondu Raporu’ndan ve Turhan Yörükân’ın Uluslararası Verem Savaşı Paneli için hazırladığı Gecekondular ve Gecekondu Bölgelerinin Sosyo-kültürel Özellikleri (Ankara: İmar ve İskân Bakanlığı, Mesken Genel Müdürlüğü Sosyal Araştırma Dairesi, 1965, 1968) adıyla yayımladığı kitaptan ibaret kaldı. Ne yazık ki, büyük emek mahsulü olan esas araştırma monografileri yayımlanamadan kaldı.

Bir geri kalmışlık tanımlaması şöyle der: “Araştırma yapmaz, yapsa bile uygulamaz, uygulamak istese bile uygulayamaz”. Araştırmalardan sorumlu bir genel müdür yardımcısı olarak Turhan Yörükân da, Ayda Yörükân da, üst kademelere araştırmanın ve insanî konuların önemini belirten çeşitli raporlar sundular. Belki başka uzmanların söylediklerine daha çok inanırlar düşüncesiyle, büyük bir telif ve çeviri faaliyetine giriştiler. Basılan çeviri eserlerin seçilmesinde, asıllarıyla karşılaştırılmasında, dillerinin düzeltilmesinde ve birbiriyle uyumlu bir hâle getirilmesinde, kullanılan kavramların standartlaştırılmasında Ayda Yörükân’ın çok büyük bir emeği geçmiştir. Hazırlanan kitapların ellinin üzerinde bir bölümü yayımlanmıştır. 1966’dan bu yana geçen dört yıl içerisinde 50’nin üzerinde bilimsel kitap yayımlamak, kolay bir iş değildir. Bu kitaplar, bugün de, faydalanılabilecek yegâne kaynak kitaplardır. Ne acıdır ki, bu faaliyetin birinci derecede sorumlusu olarak gördükleri Turhan Yörükân bu yüzden çok büyük bir husumet çekmiştir, defalarca engellenmek istenmiş, bakan Nakipoğlu zamanında da faaliyeti tamamen durdurulmuştur.

Ayda Yörükân, çelimsiz yapısına rağmen, imar plânları için, özellikle âfet ve gecekondu bölgeleri için yapılan araştırmalarda, eşinin yanından ayrılmamış, araştırmaların çoğunu onunla birlikte yönetmiştir. Söz konusu insanları yakından tanımak istemiştir. Hiçbir zaman sadece masa başı bir bilim kadını olarak kalmamıştır. Eşiyle birlikte, o da, âfet ve gecekondu önleme bölgeleri için yapılan imar plânlarının, sosyo-kültürel ve sosyo-ekonomik şartları hesaba katmadan yapılmaları hâlinde ne gibi mahzurları olabileceğini -gerek plânlama öncesinde, gerekse yerleşme olayından sonra yapılmış olan araştırmalarla- gözler önüne sermeye çalışmıştır. Çok uğraşmış, çok didinmiş, gene de âfetzedelerin ve gecekonducuların problemlerinin çözümünde, istediği ölçüde yardımcı olamamıştır; çünkü karşısına dikilen engelin başında, insanları hesaba katmayı öğrenmemiş ve konutu üstü kapalı dört duvardan ibaret sanan koca bir “teknik” yönetici kadro bulunuyordu.

Devamını oku...
 
PDF Yazdır e-Posta


HAYATA YENİDEN BAKMAK !..


Nasıl bir konutta yaşıyor, ne türlü yapılarda hayatınızı sürdürüyorsunuz ? Bu yaşantı size ve ülkenize kaça mal oluyor ?.. Hayatınızı kolaylaştıran, yaşam ve üretim kalitenizi arttıran, % 50 den başlayan tasarruf ve sağlıklı yaşam sağlayan kullanım ve inşa yöntemleri nelerdir ?..


( Böyle bir sorgulama ile başlayan üç sayfalık duyurumuza bir hafta içinde gelen yüze yakın “ben de varım” mesajı, halkımızın nasıl bir beklenti içinde olduğunu anlatıyordu.. www.erengezgin.org  sitemizde yayınladığımız yanıtlardan işte birkaçı: )

Hayata Yeniden Bakmak başlıklı yazınızı okudum. Gönlüm ve beynim böyle bir şeye hazır…S.D

Kendim gibi düşünen bir topluluğunun daha varlığını öğrenmek, beni çok sevindirdi.. S.K

Hayalimizdekinin de ötesinde bir yaşama ortamını ister misiniz diye soruyorsunuz ? Bu mümkünse, kim hayır diyebilir ?. Prof.İ.A

“Ben de varım” Ankara’da yaşıyorum ve mesleğim çevre  mühendisliği. P.Y

Başlatmayı düşündüğünüz bu “Yeşil Pencereden Bakmak” projenizde bulunmayı benim de can-ı gönülden istediğimi bilmenizi isterim.  Prof. İ.E

Devamını oku...
 
PDF Yazdır e-Posta

Faymonville Türk Köyü’nde Karnaval


Belçika´nın Ardennen bölgesinde bulunan ve sadece bir kaç yüz insanın yaşadığı çok küçük ama çok şirin bir köy Faymonville. Olurda bir gün yolunuz düşerse bu köyün merkezinde Türk bayrağına rastlarsanız şaşırmayın. Çünkü bu köyde kendine Türk adı verilen Belçikalılar yaşamakta. Faymonville´de hiç bir zaman Türkler yaşamamış fakat bu köydekiler kendilerine Türk denmesinden mutluluk duymaktalar. Neden mi? Aslında bu konu hakkında birçok rivayet var ama biz sizlere en yaygın olanını anlatalım.


Faymonville


Avrupalılar 16. ve 17. asırlarda Türklerin işgal ettiği topraklarda işgalden zarar gören insanlara yardım için bir nevi vergi gibi para toplanmaktaydı. Faymonville köyü çok küçük ve icra bir köşede olduğu için bu vergilerden uzak kalarak ödeme yapmamışlar hatta bu vergi ödemesini reddetmişler. Bu nedenle köylülere ´Siz Türk müsünüz?´ ´Türk Dostu´ denilmiş. Böylece yüzyıllardır kendilerine Türk denen köylüler bu takma adı  benimsemişler. Her sene karnavallarda Türk ve Osmanlı kıyafetleri giyerek Türk bayrağı sallanıyor. Bu görüntüleri kaçırmak istemediğimizden bu sene biz de bu karnavala katıldık.

Devamını oku...
 
GÖKDELEN SENDROMU PDF Yazdır e-Posta

 

ÖNCE AMERİKA.. 

Sahip olduğu uçsuz bucaksız topraklara rağmen 1950 öncesinde Amerika’da, göğe doğru yükselme eğilimi fena halde belirginleşmeye başladı. Sonunda, kentlerin boğazını sıkıp, insanları “tek çare gökdelen !” noktasına getiren yanlış kentleşme politikası maalesef biz dahil birçok ülkenin kanına giren bir virüs yarattı.

Kent içinde kalan arsalarda yükselebildiğince yükselmek, nerede ise medeniyet ölçeği haline geldi.. Ellilerde Amerikalılar, hatayı fark etmişlerdi. Ama başta New York olmak üzere büyük kentlerde iş işten geçmişti artık. “Suburb” denilen banliyö mantığı ile, yerleşimin kent dışına taşınması, yayılması ve Amerika’nın kuruluş yıllarına öykünen az katlı yaşama dönüşmesi projesine, yapılan büyük yanlışın telafisi için can simidi gibi sarıldılar. Ve sonunda, “Amerikan konutu dediğin en çok iki katlı ve bahçeli, üstelik ahşap olur” tanımı yaygın hale geldi günümüzde.. Nitekim Amerika’daki konutların %90’ının, deprem bölgesi Kaliforniya’da ise %99’unun bu tanıma uygun ve ahşap olduğu bilinmektedir.Amerika’da; çok özel, çok nadir, çok katlı ve lüks abidesi yapılar dışında gökdelen-vari konutlarda oturanlar, düşük gelir grubunun çaresizleridir artık.. Onlar için bile bu yaşamın sosyal sorunlar yarattığı, yüksek binalarda suç oranının arttığı tespit edilmiş, tekrar az katlı klasik mahalle yapısında yerleşimlere dönüş programları başlatılmıştır. Bunun dışında, görgüsü sorgulanır fakat parasının hesabı sorgulanmazların da tercihi değildir Amerika’da çok katlı konut..

Yani bu manzara ve gelinen sonuç en az yüz yıllık bir deneyimin ürünüdür o ülkede.. Bu yorumun, Amerika 2050’yi planlayan ünlü bir kentsel tasarım bürosu ile paylaşıldığını da eklemeliyim..

Devamını oku...
 
8 KASIM DÜNYA ŞEHİRCİLİK GÜNÜ 33. KOLOKYUMU PDF Yazdır e-Posta


8 KASIM DÜNYA ŞEHİRCİLİK GÜNÜ 33. KOLOKYUMU 6-7-8 KASIM 2009 TARİHLERİNDE ANTALYA'DA GERÇEKLEŞTİRİLECEKTİR 
 

8 KASIM DÜNYA ŞEHİRCİLİK GÜNÜ 33. KOLOKYUMU

6-7-8 KASIM 2009 ANTALYA

KENTLERİ KORUMAK/SAVUNMAK

Kentlerimizin son yıllarda karşı karşıya kaldığı olumsuzluklar önceki dönemlerle karşılaştırılmayacak boyutlara ulaşmış bulunmaktadır. Bir yağma düzeninin yaratabileceği tahribata karşılık gelecek bir yıkım yaşayan kentlerimiz uzun süreli birikimlerini hızla yitirmektedir. Kentleri yaşam mekanından çok rant ekonomisinin parçası olarak gören politikaların önünü açtığı talan rejimi, kentlerimizin uzun sürede yarattığı birikimi kamusal niteliğinden çıkartıp, özel kişilerde toplarken, benzer bir mülksüzleştirme sürecini görece güçsüz kesimlere yönelik olarak da sürdürmekte, bu kesimlerin yaşam mekanlarını ellerinden alıp, ayrıcalıklı kesimlerin hizmetine sunmaktadır. Benzer biçimde tarihi ve kültürel miras, kıyılar, ormanlar ve diğer doğal kaynaklarımız da bu talan rejiminden nasibini almaktadır. Bu durum kentlerde var olan eşitsizlikleri daha da artırırken, kentsel toplumsal yaşamı daha olanaksız hale getirmekte, doğayı ise geri dönülmez bir tahribata uğratmaktadır.
Devamını oku...
 
BEN DE KiM OLUYORUM .. ve PROJELER PDF Yazdır e-Posta

 

Çelik Erengezgin 

Altmışı devirdikten sonra “yoksa ben mimar mı oluyorum” evhamına kapılmış sıradan bir vatandaşım. Üç dört yıldır mimar niyetine dolanıyorum. Yine evham bu ya, tek başına mimar olunamayacakmış gibi bir duygunun etkisindeyim. Öğrenciliğim dahil 45 yıldır taşımakta olduğum meslek mikrobunu Güzel Sanatlar Akademisinden (O şimdi Mimar Sinan) aldığımı itiraf ediyorum. Yıllar boyu “taşıyıcı” iken, artık “bulaşıcı” olmaya karar verdim!. Bu yüzden, dönüşü olmayan bir yolculuğun kafa dengi arkadaşlarını bulma telaşı içinde, bir kürsü, mikrofon ya da kamera bulur bulmaz çenem düşmekte, kalem bulduğumda kağıtlar tükenmekte!..

Bu vesile ile her yaştan dostlarım oldu. Çala kalem yazdıklarımı yayınlayan bilim ve meslek dergilerinin sayısı üç yüzü geçti... Bu güne kadar bir dalyanım hiç olmadı ise de artık bir “dalyam var!”.. “Hayatın İçinden Mimarca Yorumlar” başlıklı on üç bölümlük bir radyo programı, sayısını hatırlamadığım TV söyleşisi, meslek odalarında, sivil toplum örgütlenmelerinde, farklı meslek dallarında ve mimarlık eğitimi veren üniversitelerdeki 234'ü bulan buluşmalar, halka açık platformlar ve iki yıl sürdürdüğüm internet forumlarında derdimi anlatma fırsatı buldum. Ve şunu fark ettim ki bütün bunlar bizim müşterek derdimizdir.. Çözümü de birlikteliğin gücünde yatmaktadır.
Devamını oku...
 
İstanbul Oyuncak Müzesi PDF Yazdır e-Posta

 

İstanbul Oyuncak Müzesi 23 Nisan 2005 yılında Sunay Akın’ın ailesinden kalma Göztepe’deki köşkünde kurulmuştur. Yazar, müze kurma fikrinin temellerini daha çocukluk yıllarında atmıştır. Sunay Akın 6 yaşında ailesi ile birlikte İstanbul’a yapmış olduğu bir seyahatte Arkeoloji Müzesini ziyaret eder. Bu geziden o kadar etkilenir ki müzeciliği oyunlarına katar ve en çok sevdiği oyun haline gelir. Ancak diğer çocuklar pek ilgi göstermediklerinden oyunu hep kısa sürer.

Oyuncak müzesi fikrinin temelleri ise şairin, 15 yıl önce Almanya’nın Nürnberg kentine yapmış olduğu seyahatine uzanıyor. İlk kez o zaman böyle bir müzeyle karşılaşan Sunay Akın, kendini oyuncaklardan saatlerce alamadığını itiraf ediyor. Akın daha sonra gittiği tüm ülkelerde oyuncak müzesi aramaya başlar ve bu gezilerin sonunda gelişmiş her ülkenin mutlaka oyuncak müzesi olduğunu ve teknolojik açıdan kendini geliştiren ülkelerin oyuncak sanayisinde lider olmayı başardıklarını fark eder. Şair o müzeleri gezerken şunları düşünür “Hayal etmenin ve düş kurmanın tarihi var. Bu tarih o müzelerde yaşatılıyor. Türkiye’de de böyle bir müze olmalı ve hayaller korunmalıydı.”.
 
Yazar bu müzeyi kurma amacını ise şu sözlerle ifade etmekte “Oyuncak Müzelerini gezerken içimde hep anlaşılmaz, garip bir duygu taşıdım. Neden benim ülkemde oyuncak müzesi yok diye. Bu beni rahatsız etti. Hani istiridyenin içine bir kum taneciği girer, istiridye bundan rahatsızlık duyar ve o kum taneciğini izole etmek için etrafında bir salgıya çevirir ya; hani böylelikle inci oluşur ya… İşte oyuncak müzesi de böyle bir inci. İçime bir kum taneciği girdi ve bu beni rahatsız etmeye başladı. Çünkü bütün uygar ülkelerin oyuncak müzeleri var, o zaman bir salgı ortaya çıkardım ve bu müzeyi kurdum”
     
11 yılda internet üzerinden ve gezdiği ülkelerden satın aldığı oyuncaklarla bu müzeyi kuran sanatçı insanlara masalsı bir dünya kurmak istemiş. Sunay Akın oyuncak Müzesi hayalini gerçeğe taşırken sahne tasarımcısı Ayhan Doğan ile çalışmıştır. Yazar, Ayhan Doğan ile çalışmasının sebebini ise şöyle açıklamakta; “Bu müzede hayallerimizdeki kahramanları sergileyeceğimize göre, her odanın bir sahne görünümünde olması gerekliydi. Bu işi de en iyi başarabilecek olan isim Ayhan Doğan’dı.
   
Müze sözcük olarak ilham perisi anlamını taşıyor. Müze mitolojideki Zeus’un 9 güzel kızı “Musa”lardan gelir. Akın hiçbir müzenin kar amaçlı kurulmayacağını ilham perilerinin ona kazandırdığı ne varsa onlarla müze kurduğunu, sevenlerinin kendisi için harcadığı parayı onlara hizmet olarak sunmaya çalıştığını ifade ediyor. Yazarın kuruluş aşamasında kendisine katkıda bulunan oyun arkadaşları ise Faber Castell, Siemens, Novartis, Honda, Isuzu, Aviva...
           
Müzedeki oyuncakların sayısı ve çeşidi konusunda sınır bulunmamaktadır. Oyuncak müzesinden içeri adımınızı attığınız anda sizi masalsı bir dünya beklemektedir. Evcilik oynadığınız bebeğiniz, kurşun askerleriniz, metal arabalarınız, çocukluğunuz, anılarınız sizleri bekliyor. Sunay Akın, yurt içinden ve yurt dışından yaklaşık dört bin adet oyuncak topladı. En eski oyuncak 1817 yılına ait, Fransa'da yapılan bir oyuncak keman… 1820 yılında Amerika'da yapılan bir bebek, yine aynı ülkeden 1860 yılına ait misketler, Almanya'da yapılan yüz yaşında teneke oyuncaklar ve porselen bebekler müzenin en eski eserleri arasında.
     
Müze 5 kattan oluşmaktadır. Konferans salonunun bulunduğu en alt katta kendinizi bir denizaltının içinde bulacak, çayınızı kahvenizi yudumlayacağınız cafede ise bir oyuncağın dişlilerinin içinde hissedeceksiniz. Girdiğiniz her odada farklı bir macera yaşayacak ve çocukluk dostlarınızla karşılaşacaksınız.
 
Ev ve apartmana dair / H.Cahit YALÇIN PDF Yazdır e-Posta

  

"Biz apartmanlara yabancıyız. Bir ailenin hayatında ev ocak en esaslı bir unsurdur. Bir odanın kapısını açtığım zaman, burada babam doğmuştu, bir sofaya çıktığım zaman, burada halam gelin olmuştu, bahçeye çıktığım zaman, bu kayısı ağacını dayım dikmişti, geniş ocaklı, Malta taşı döşeli mutfağa girdiğim vakit, teyzem mektebe başladığım gün burada lokma dökmüştü diyemezsem ben aile hayatının esrarlı ve füsunlu bağlarını ruhumda duyamam."   

 

"Sosyal hayatımızda son senelerde sessiz sadasız bir mücadele devam ediyor ve gittikçe şiddetleniyor. Biz buna uzak memleketlerin havadisleri kadar bile alaka göstermiyoruz...

Sosyal hayatımızda devam eden bu harp ev ile apartman arasındadır. Yedikule'den Kumkapı'ya doğru şimendiferle gelirken gözlerinizi kaydırıp da Cerrahpaşa sırtlarına doğru baktığınız vakit, ağaçların içine gömülmüş düz çatılar ve buruşmuş, kararmış ihtiyar yüzleri bize mahzun birer tebessüm yollayan eski İstanbul evleri ve her tarafta yükselmeye başlayan şekilsiz, küstah ve haşin apartımanlar arasında bir harp... 

İstanbul'un neresine baksanız, apartıman. Taksim'in Talimhane meydanı artık unutulan bir anıdan ibaret. Maçka ve Nişantaşı'nın geniş konak bahçeleri bugün birer mahalle. Cihangir sırtları bir demir ve çimento yığını. Buraları zaten boş yerlerdi denilebilir; buralarda apartımanlar insanların kalbine pek acı vermeyebilir. Fakat doğup büyüdüğümüz İstanbul semtinin bir ihtiyar dost gibi bize munis, alışkan ve sıcak sıcak bakan samimî muhitlerinde bu sonradan görme, sonradan gelme yabancı ve soğuk binalar...

Eski İstanbul'un yeni inşaat karşısında bu mağlubiyetini ne bir tesadüf, ne bir keyif ve heves eseri olarak izah edemeyiz. Bu elbette birçok kuvvetli, mücbir, müessir sebeplerin mahsulü olmak iktiza eder. Filhakika, biraz düşünürsek, apartımanlara gösterdiğimiz bu düşkünlüğü izah edecek sosyal ve iktisadi sebepler bulabiliriz. Bugünkü telâkkilerimize göre, apartıman hayatı bize çok daha uygun geliyor.

Bugünkü kafalarımızla eski evlerimizde rahat edemiyoruz. İhtiyaç duyduğumuz konforu bize apartıman veriyor. Beyaz çinilerle tertemiz bir mutfak, iyi bir banyo, akar su, kalorifer ve bütün bunların hepsi bir arada, el altında. Kışın çıkmaya korktuğumuz geniş, buzlu rüzgarlarla titrer, ayağınızın altında eski tahtaları gıcırdar sofalar yok. Apartıman derli toplu, muntazam ve kolay. Bir iki süpürge ile ev hizmeti bitiyor, küçücük odalar birkaç mobilya ile döşeniyor...

 

Biz apartmanlara yabancıyız. Bir ailenin hayatında ev ocak en esaslı bir unsurdur. Bir odanın kapısını açtığım zaman, burada babam doğmuştu, bir sofaya çıktığım zaman, burada halam gelin olmuştu, bahçeye çıktığım zaman, bu kayısı ağacını dayım dikmişti, geniş ocaklı, Malta taşı döşeli mutfağa girdiğim vakit, teyzem mektebe başladığım gün burada lokma dökmüştü diyemezsem ben aile hayatının esrarlı ve füsunlu bağlarını ruhumda duyamam."  

"Büyük yurt içinde adeta yurtsuz ve yuvasız kaldık gibi... Eski evlerimizi yıkıcılara sattık. Ve onlar bizim ailemizin tarihini teşkil eden, acı ve tatlı günlerimizi içinde toplayan ve yaşatan eski binayı gözümüzün önünde çatır çatır yıktılar, bizi hayatta bir serseri gibi bıraktılar. Belki modern apartmanlara taşındık. Belki bugün o eski çıplak tahta döşemeli odalarımızın yerine yumuşak tüylü halılar serili salonlarımız var. Fakat bu bizim için bir ocak değil, bir 'ev' değil."

  

"Yeniliği ve alafrangalığı biraz daha öğrendik. Şimdi kübik apartmanlar yapıyoruz ve gerçekten alafranga denilebilecek salonlar döşüyoruz. Fakat bütün bunların üstünde bizim olan bir ruh, bir zevk yoktur ve mazinin asıl zevki, eski abidelerimizin, hatta bazı eski bahçeli evlerimizin üzerinden incinmiş bir kalp ile bize sitemli sitemli bakmaktadır."

"Fakat bir sosyete makina olamaz ve yalnız maddiyetten ibaret kalamaz. Biz bu apartmanlar içinde bedbaht olmaya mahkumuz. Şu medeni hayat içinde apartmanlar bizi evsiz, barksız, yurtsuz, ocaksız birer bedevi haline sokmuştur."

Hüseyin Cahit YALÇIN / Yedigün Dergisi 1937, 1938

 
Toprağından profesör fışkırıyor PDF Yazdır e-Posta

 

Bir ilçe düşünün ki Türkiye’nin dört bir yanına dağılmış 65 tane profesörü olsun. Yurtdışında üniversitelerde hocalık yapsın, kürsüler kursun. Bir başbakan, çok şair yazar, bakan, bürokrat, işadamı ve bir yapımcı çıkarsın.

Kemaliye'den görüntüler 

Erzincan’ın Kemaliye (Eğin) İlçesi’ne gittiğimde gördüklerime ve duyduklarıma inanmakta güçlük çekiyorum. 31. Kemaliye Kültür ve Doğa Sporları Şenliği için gittiğim bu ilçeyi, bugüne kadar görmediğim için hayıflanıyorum.

Toprağından adeta ‘adam’ fışkıran ilçeden kimler çıkmamış ki? Türkiye’nin 18. Başbakanı, tarih profesörü Şemsettin Günaltay ile başlıyor profesörler tarihi. Kendisi de Kemaliye doğumlu olan Hacettepe Üniversitesi Profesörlerinden Ali Demirsoy, yaptığı araştırma sonucu tespit edebildiği kadarıyla 65 profesör ve 20 doçent çıktığını anlatıyor. Yurtdışında da çok sayıda Kemaliyeli akademisyen bulunduğunu, ancak onlarla ilgili henüz çalışmaya başlamadığını belirtiyor.

Haydi şenliklere

29 Mayıs’ta başlayan ve Türkiye’nin en büyük doğa sporları organizasyonu olan şenlik 4 Haziran’a kadar devam edecek. Kemaliye Kültür ve Dayanışma Vakfı’nın kurucusu ve Başkanı
Maliye Bakanlığı Müsteşarı Hasan Basri Aktan, memleketine gönül verenlerin başını çekiyor. Her yıl büyük bir özveriyle yaptıkları bu organizasyonla hem Kemaliyelileri buluşturuyor hem de bu ‘gizli cennetin’ daha fazla kişi tarafından tanıtımını sağlıyor.

Devamını oku...
 
MOSTAR KÖPRÜSÜ: MEDENİYETE KİLİT TAŞI OLMANIN ÖYKÜSÜ PDF Yazdır e-Posta

 

 

Ümmügülsüm TAT     

1566 yılı… Bosna-Hersek toprakları Osmanlı sınırlarına katılınca, bir padişah fermanıyla başlıyor Neretva nehrinin üzerine kurulacak köprünün inşası. Kanuni Sultan Süleyman Mimar Sinan’dan, Batı’da devletin gittiği son sınırda bir köprü yapılmasını istiyor. Mimarbaşı Sinan, öğrencisi Hayreddin’i köprü yapmak için Bosna’ya gönderiyor. Bosna doğu ile batı arasında yaşanmış savaşlara, barışlara; güzelliklere olduğu kadar kederlere ve sıkıntılara da yazgılı olduğunu daha o günlerde anlıyor.

     Tasarımlar yapılıyor, çizimler birbirinin üstüne tekrarlanıyor. Taşların yüz ölçümü; kurulacak köprünün eni, boyu ve Neretva’nın akışı ayrı ayrı hesaplanıyor. İnşa edilen şeyin sıradan bir köprü değil, doğu ile batının birleşme noktası olduğunu Padişah ve döneme damgasını vuran mimarlar kadar çalışan işçiler de biliyor. Bu yüzden harca su kadar, toprak kadar besmele ve sabır da katılıyor. Taşlar birbirinin üstüne konuluyor. Neretva, bir Osmanlı medeniyetini ağırlıyor olmanın mutluluğunu yaşıyor. Tam dokuz yıl boyunca; taş taşın, gün günün üstüne ekleniyor.

Devamını oku...
 
KENTLEŞME ŞURASI - 2009 PDF Yazdır e-Posta

 

04-07 MAYIS 2009 TARİHLERİ ARASINDA DÜZENLENEN "KENTLEŞME ŞURASI" ANKARA'DA SHERATON OTEL KONGRE MERKEZİNDE BAŞLADI

04-07 Mayıs 2009 tarihleri arasında Bayındırlık ve İskan Bakanlığı tarafından düzenlenen "Kentleşme Şurası" Ankara'da Sheraton Otel Kongre Merkezinde başladı.

Şurada konuşan Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Kentleşme Şurası üyelerinden şehirlerin sorunlarının üstesinden gelecek çözümleri ortaya koymalarını istedi.

 

Bayındırlık ve İskan Bakanlığı tarafından Sheraton Oteli'nde düzenlenen Kentleşme Şurası - 2009 toplantısının açılışında konuşan Gül, sanayileşmeyle şehirlerde köklü değişimin meydana geldiğini hatırlattı. Tarımda makineleşme nedeniyle boşta kalan topraksız köylülerin iş bulma umuduyla köylere göç ettiğini dile getiren Cumhurbaşkanı Gül, "Dünyanın her tarafında olan gelişmeler bizde biraz geç başlamıştır. Fakat artan nüfus için gereken yatırımları yapmaya yeterli kaynak maalesef vaktinde bulunamamıştır." diye konuştu.
Devamını oku...
 
KENT KONSEYİ YÖNETMELİĞİ

 

BİRİNCİ BÖLÜM

Amaç, Kapsam, Dayanak ve Tanımlar
    Amaç
    MADDE 1 – (1) Bu Yönetmeliğin amacı; kent yaşamında, kent vizyonunun ve hemşehrilik bilincinin geliştirilmesi, kentin hak ve hukukunun korunması, sürdürülebilir kalkınma, çevreye duyarlılık, sosyal yardımlaşma ve dayanışma, saydamlık, hesap sorma ve hesap verme, katılım, yönetişim ve yerinden yönetim ilkelerini hayata geçirmeye çalışan kent konseylerinin çalışma usul ve esaslarını düzenlemektir.
    Kapsam
    MADDE 2 – (1) Bu Yönetmelik; kent konseylerinin oluşumunu, yönetim ilkelerini, organlarını, görev ve yetkileri ile çalışma usul ve esaslarını kapsar.
    Dayanak
    MADDE 3 – (1) Bu Yönetmelik; 3/7/2005 tarihli ve 5393 sayılı Belediye Kanununun 76 ncı maddesine dayanılarak hazırlanmıştır.
    Tanımlar
    MADDE 4 – (1) Bu Yönetmeliğin uygulanmasında;
    a) Belediye: Kent konseyi oluşumuna yardım ve destek sağlayan belediyeyi,
    b) Kent konseyi: Merkezi yönetimin, yerel yönetimin, kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarının ve sivil toplumun ortaklık anlayışıyla, hemşehrilik hukuku çerçevesinde buluştuğu; kentin kalkınma önceliklerinin, sorunlarının, vizyonlarının sürdürülebilir kalkınma ilkeleri temelinde belirlendiği, tartışıldığı, çözümlerin geliştirildiği ortak aklın ve uzlaşmanın esas olduğu demokratik yapılar ile yönetişim mekanizmalarını,
    c) Meclisler ve çalışma gurupları: Kadın ve gençlik meclisleri başta olmak üzere kent konseyinin görev alanlarında, yönetişim anlayışına dayalı ve sürdürülebilir kalkınma içinde çeşitli toplum kesimlerinin kent yönetimine katkıda bulunmalarını, kaliteli ve yaşanabilir bir kentin yönetiminde aktif rol almalarını hedefleyen ve gönüllülük esasında oluşmuş ortak yapıları,
    ç) Yerel gündem 21 programı: Birleşmiş Milletler Rio Yeryüzü Zirvesinde 1992 yılında kabul edilen ve 21 inci yüzyılın gündemini belirleyen Gündem 21 başlıklı Eylem Planının 28 inci bölümü uyarınca, yerel yönetimlerin öncülüğünde, sivil toplumun ve diğer ortakların, birlikte kendi sorunlarını ve önceliklerini belirleyerek, kentleri için Yerel Gündem 21 olarak adlandırılan 1997 yılından itibaren uygulanan Türkiye Yerel Gündem 21 Programını,
    d) Yönetişim: Saydamlık, hesap verebilirlilik, katılım, çalışma uyumu, yerindenlik ve etkinlik gibi kriterlere dayanan, çok aktörlü ve toplumsal ortaklıklara dayalı yönetim anlayışını,
    e) YG21: Yerel Gündem 21’i,
    ifade eder.

Devamını oku...
 
<< Başlangıç < Önceki 1 2 3 4 5 6 7 Sonraki > Son >>

Sayfa 3 / 7