ÜTOPYALAR
Gümüşlük'te bir Edebiyat Akademisi

Gümüşlük'te bir Edebiyat Akademisi

Doğan Hızlan

Ünlü yazar Latife Tekin'in öncülüğünde Bodrum Gümüşlük'te bir akademi kuruluyor. İnşaat çalışmaları halen devam eden Gümüşlük Akademisi, yazarlara yeni eserler yaratmaları için olanak sağlayacak. Gümüşlük Köyü Sarıca mevkiinde 15 dönümlük bir arazi üzerine 3 yıl önce inşaa edilmeye başlanan Gümüşlük Akademisi destek bekliyor.

SEVGİLİ ARSIZ ÖLÜM romanı yayınlanınca, edebiyat dünyasının adları arasına Latife Tekin de katıldı.

Ardından Berci Kristin Çöp Masalları, Gece Dersleri, Buzdan Kılıçlar onun ününü pekiştirdi.

Devamını oku...
 
Yerel Araştırmalar Enstitüsü


Geçmişten Geleceğe Köprüler Kurmak

Bodrum’a sevdalıyız. İnsanı yumuşacık kuşatan iklimini, mavisini beyazını, çiçek çiçek renklerini, tarihin büyüleyici simgesi Kaleyi, sakin, güzel huylu insanlarını seviyoruz. Geçmiş zamanların tanığı daracık sokaklarını, taş evlerini, köşe başlarında karşımıza çıkan sarnıçlarını, tepelere dizili yel değirmenlerini seviyoruz. Enfes koylarıyla, tatlı eğimlerle denize uzanan yarımadayı seviyoruz.

Kahvelerde toplaşıp sohbet eden, görmüş geçirmiş, çınar misali yaşlı insanlara bakıp içimizden, çok yaşasınlar, diyoruz.. Hünerli elleriyle halı dokuyan, ipek işleyen, şifalı ot toplayan kadınların nesli tükenmesin!. Tersanelerde ahşap tekneler, el tezgahında sandaletler yapan, camdan boncuk döken, taş yontan, tahta işleyen ustalar bin yaşasınlar!

Biliyoruz, Bodrum sevdası başa geldi mi, gitmez. Bodrum’un havasını soluyan, suyunu içen bir daha geri dönemez. Bodruma yerleşme hayaliyle yaşar büyük kent insanı. Dertliye deva, hastaya şifadır Bodrum. O, hep verir, almadan verir... Ama hep almak olmaz! Borçlu kalır insan. Borcu ödemek gerek!

Bodruma borcumuzu ödemek için...

Biz, Gümüşlük Akademisi gönüllüleri böyle düşünüyoruz. Ona borcumuzu yüreğimizle, emeğimizle ödemek için, Bodrum’un kendine özgü doğal ve kültürel dokusunu korumak ve gelecek kuşaklara aktarmak için tasarladığımız projelerimiz var. Öncelikle, “Bodrum ve Çevresinin Yaşayan Belleği”ne ulaşmaya karar verdik. Bu amaçla bir sözlü tarih projesi yürütmeyi planlıyoruz. Bodrum’un geçmişiyle geleceği arasına köprü kuralım istiyoruz. Yaşananlar, görülüp geçirilenler, insanlar unutulmasın, tarihe bir tanıklık bıraksınlar istiyoruz. Bodrum’u Bodrum yapan insanları, sesleriyle, sözleriyle, görüntüleriyle, anılarıyla ölümsüzleştirelim, tarihçilere, araştırmacılara belgeler bırakalım istiyoruz.

 
Biliyoruz, pek çok kişi, kurum bu anlamda çalışmalar yapıyorlar. Kitaplar yazılıyor, araştırmalar yapılıyor. Bütün bu değerli çabaların ürünleri orada burada kaybolmasın, oluşturacağımız “Bilgi-Belge ve Arşiv Merkezi”nde toparlansın istiyoruz.

Bölgenin kültürüne ait nesneler, araç-gereç, görsel-işitsel malzeme, artık üretilmeyen, yaratılmayan, yaşanmayanlar, “Sosyal Tarih Müzesi”nde korunsun istiyoruz.

Bir “Kültürel Araştırmalar Enstitüsü” kuralım, bilim insanları bütün bu çalışmaları, belgeleri akademik bir titizlikle toparlasın, sistemleştirsin, geliştirsin, daha ne yapılması gerekiyorsa yapsın ve tüm değerler geleceğe taşınsın istiyoruz.

Bodrum ve çevresi, geçmiş bilinciyle, değerlerini, özelliklerini, güzelliklerini koruyarak gelişsin, ona kastedenlere karşı bu bilinçle mücadele edilsin ve dünyada biricik olmaya devam etsin istiyoruz.

Bu projelerimizden ilki olan “Bodrum ve Çevresinin Yaşayan Belleği - Sözlü Tarih Projesi”ni hayata geçirmek için yürüttüğümüz sözlü tarih eğitim atölyesini tamamlamış bulunuyoruz.

Devamını oku...
 
Gümüşlük Akademisi


Gümüşlük Akademisi, gelecekte de yeryüzünün yaşanabilir kalabilmesi için mücadele veren değişik disiplinlerden kişi ve kuruluşların buluşmalarına ihtiyaç olduğunu düşünenler tarafından 1995 yılında kuruldu.

7 Temmuz 1996 tarih ve 22689 no'lu Resmi Gazetede yayınlanan karar ile tescili yapılan Gümüşlük Akademisi, kâr amacı gütmeyen, kamu yararına hizmet veren ve karşılıksız hizmeti kendine amaç edinmiş bağımsız bir vakıftır.

http://www.gumuslukakademisi.org

 
İnsanlık Nereye?


Hem kapitalist sistemin temel çelişkisini bir reddiye biçiminde çözmeye aday, hem bütün insanlığı birleştirebilme potansiyeline sahip, hem de tarihsel bakımdan en köklü ve bütün uygarlık birikimini damıtma yeteneğini barındıran bir eksen: Emek ekseni. Aslında uygarlık denen aşamanın bütünü boyunca temel olmuş en az 6000 yıllık bir eksen. İnsanlık, güvenlik ve eşitliği, birbirinin aleyhine değil, tarihte ilk kez çakıştırarak bir üst boyutta tesis etmenin eşiğindedir. Diğer bir deyimle, güvenlik ile eşitlik arasındaki büyük çelişkiyi aşmanın eşiğinde. Bunun doğum sancıları çekiliyor.

Ender Helvacıoğlu

Bilim insanları son bulguların ışığında, erken insansıların geçmişini 5-6 milyon yıl önceye kadar götürüyorlar. Homo cinsinin bilinen ilk üyesi ise 2,3 milyon yıl öncesine tarihlendirilmiş. Arkaik Homo sapienslerin 500-600 bin yıl önce ortaya çıktığı, bizim de üyesi olduğumuz modern insanın ise en fazla 200 bin yıl geçmişi olduğu savlanıyor. İnsanlık tarihinde “uygarlık” dediğimiz olgunun (toplumsal artının oluşumuyla birlikte sınıflılığın) ortaya çıkışı Sümerlerle birlikte 6000 yıl önceye tarihlendiriliyor.

Devamını oku...
 
Ütopyalar Savaşı


21. yüzyılda ilerliyoruz. 20. yüzyılda uç veren ve çağımızda da bütün canlılığıyla devam eden iki büyük süreç var: Birincisi “bilimsel-teknolojik devrim”, ikincisi ise Batı dışındaki toplumların küresel arenaya ağırlıklarını koyması. Yeni belirginleşen bu iki büyük dinamiği kapsayan bir senteze, bir damıtma işlemine ihtiyaç var. Günümüz dünyasında bu sentezin öznesi olmaya aday üç sınıf bulunuyor: Batı burjuvazisi, ezilen dünya burjuvazileri ve proletarya. Olasılıkları tartışalım.

Ender Helvacıoğlu

21. yüzyılda ilerliyoruz. 20. yüzyılda uç veren ve çağımızda da bütün canlılığıyla devam eden iki büyük süreç var: Birincisi “bilimsel-teknolojik devrim”, ikincisi ise “Batı” adı altında topladığımız gelişmiş kapitalist ülkelerin dışındaki toplumların küresel arenaya ağırlıklarını koyması. Bu iki büyük süreci dikkate almadan oluşturulacak bir (felsefi, politik vb.) kuram, ölü doğmaya mahkûmdur. Tam tersine, 21. yüzyıla damgasını vurma iddiasındaki bir kuram, bu iki süreci analiz etmeye, yakın / orta / uzun vadede alabilecekleri biçimler üzerine kestirimlerde bulunmaya mecburdur.

 

Halklar, büyük toplumsal devrimlerle ve buna eşlik eden düşün, bilim, sanat vb. atılımlarıyla tarihe girerler. Bu “giriş”e yeni ve dinamik bir yapıcı sınıf önderlik eder; aynı zamanda bu sınıf yeni üretim ilişkilerinin de temsilcisidir. Batı Uygarlığı da dediğimiz burjuva (kapitalist) uygarlığının 500 yıllık öyküsü, bunun en güzel örneğidir. Batı burjuvazisi, yaklaşık 500 yıldır, genel anlamda insanlık ilerleyişinin motoru olmuştur. Fakat 20. yüzyılla birlikte yeni bir süreç başladı. Dünyanın kadim uygarlıklarının yeşerdiği coğrafyalarda bulunan, ama birkaç yüzyıldır deyim yerindeyse tarih dışına düşmüş olan toplumlar, 20. yüzyılda yeniden başlarını kaldırdılar. 16.-19. yüzyıllar arasında İngiliz, Fransız, Amerikan, Alman devrimlerinden söz ediliyordu; 20. yüzyılda ise Rus, Türk, Çin ve Uzakdoğu devrimlerinden.

20. yüzyılda Asya, Afrika ve Latin Amerika halkları küresel siyaset arenasına çıktılar. Bu halklar tarihsel, kültürel ve düşünsel birikimleri, geri kalmışlıkları ve devrimci potansiyelleriyle sahnede yerlerini aldılar. 20. yüzyılda başlayan ve çağımızda da bütün canlılığıyla devam eden bu süreç, küresel arenaya muazzam bir zenginlik kattı; daha doğrusu siyaset arenası bu yeni aktörlerin katılımıyla tarihte ilk kez gerçek anlamda küreselleşti. Geçmiş birkaç yüzyıldır dünyaya hâkim olan Batı Uygarlığı'ndan daha farklı birikimler ve dinamikler, ağırlıklarını koymaya başladılar. Artık evrensellik iddiasında bulunan hiçbir kuram eski yapısı ve temalarıyla durumu idare edemezdi. Dev gibi (ve çok karmaşık) yeni bir dinamik ortaya çıkmıştı ve bu dinamiği es geçen herhangi bir kuram, en hafif deyimiyle evrensellik iddiasını kaybetmek durumunda kalacaktı. 20. yüzyıl, bütün düzlemlerde olduğu gibi kuramsal düzlemde de bir karmaşa (bocalama) çağı oldu. Geleneksel kuramların parçalanmasının ve eski etkisini kaybetmesinin, yeni arayışların ve yeni sentez çabalarının ortaya çıkmasının esas nedeni budur.

Öyle anlaşılıyor ki, bu sürecin henüz başlangıç aşamasını yaşıyoruz; karmaşa ve belirsizlik buradan kaynaklanıyor. Yeni çıkan bu büyük dinamiği kapsayan bir senteze, bir damıtma işlemine ihtiyaç var. Günümüz dünyasında bu sentezin öznesi olmaya aday üç sınıf bulunuyor: 1) Batı burjuvazisi 2) Ezilen dünya burjuvazileri 3) Proletarya.

Neo-liberal ütopya

Küresel Batı burjuvazisi bu sentezi becerebilir mi? Bir olasılık şudur: Bütün dünyanın Batılılaşması. Yani Batı burjuvazisinin, ezilen dünyadaki tüm ulusal ve anti-emperyalist eğilimleri bastırarak, ezilen dünya burjuvazilerini tamamen kendisine entegre ederek bir dünya burjuva uygarlığı kurması. Tabii bu, sadece ezilen dünya burjuvazilerinin değil, halklarının da Batılılaştırılması, Batılı değerlerin ve normların tam bir hegemonyası ile olanaklıdır. Yukardan aşağıya ve dış kaynaklı emperyalist “devrim”ler döneminden geçilerek oluşabilecek bir sentez. Buna “Neo-Liberal Ütopya” da diyebiliriz.

Francis Fukuyama’nın, Berlin Duvarı’nın çöküşü ve Sovyetler Birliği’nin dağılışının verdiği sarhoşlukla ortaya attığı “Tarihin Sonu” sloganı bu ütopyanın dışavurumuydu. Fukuyama 15 yıl sonra yazdığı Devlet İnşası adlı kitabında, ayakları daha yere basmış (daha doğrusu burnu sürtmüş) ve bu ütopyanın güncel/yakıcı sorunlarıyla daha fazla uğraşır görünüyor. Samuel P. Huntington Medeniyetler Çatışması adlı kitabında, neo-liberal ütopyanın önündeki orta/uzun vadeli sorunları ortaya dökmüş ve daha gerçekçi bir strateji önermişti. Bir diğer popüler ideolog Zbigniew Brzezinski, on yıl arayla (1988 ve 1997) yazdığı Büyük Çöküş ve Büyük Satranç Tahtası adlı kitaplarında bu ütopyanın daha taktiksel sorunlarıyla ilgiliydi. Esas olarak Avrupa kökenli sosyal demokrat ideologlar, emperyalist ütopyanın “sol” versiyonunu teorize ettiler (bu işi aslında 100 yıldır yapıyorlar). Ve son olarak Negri ve Hardt’ın ortaklaşa yazdıkları İmparatorluk ve Çokluk adlı kitaplarla, ütopyanın “radikal sol” kanadı da kapsamlı teorisine kavuştu. Biz burada ülkemizde de yayımlanan en popüler olanlarını ve politik konularla da ilgilenenlerini sayıyoruz; aslında bütün bir post-modernist külliyat, bu neo-liberal ütopyanın şu veya bu düzlemde teorisini yapmaktadır. Bütün bu eserler, sözünü ettiğimiz yeni sentez ihtiyacına, küresel Batı burjuvazisi safından yanıt verme çabasının ürünleridir.

20 yıldır ideolojik, politik, askeri vb. tüm araçlarıyla, bilişim ve iletişim teknolojilerinin tüm olanaklarıyla yürürlüğe sokulan bu süreç başarıya ulaşabilir ve neo-liberal ütopya gerçekleşebilir mi? Dünya, Batı burjuvazisi önderliğinde küreselleşebilir mi?

Böylesi bir senteze ulaşabilmesi için Batı burjuvazisinin şu sorunları çözebilmesi gerekir:

- Çeşitli burjuva odaklar arasındaki rekabet son bulmalı ve tek bir küresel sermaye oluşmalı. Şakayla karışık: “Dünyanın bütün sermayedarları birleşiniz!” şiarını teorize edebilecek bir “Burjuva Marx” çıkarmalı Batı kapitalizmi. Bu hedefe ulaşabilmenin “zor” unsurunu devreye sokmanın dışında bir yolu gözükmüyor. Çünkü rekabetin doğal yollarla son bulması, burjuvazinin burjuvazi olmaktan, kapitalizmin kapitalizm olmaktan çıkması anlamına gelir. Rekabet, kârın zeminidir ve kapitalist toplumun temel güdüsüdür. Hobbes’un dediği gibi, insan insanın, yani burjuva burjuvanın kurdudur. Dolayısıyla Batı kapitalizmi içinden çıkacak bir zor odağının (günümüzde ABD bu iddiaya, AB de bunun -Fukuyama’nın dalga geçerek belirttiği gibi- boş hayaline sahip), diğer bütün burjuva odakları (sadece Batı içindeki odakları değil, Batı dışında da sivrilen -örneğin Çin, Rusya, yani Avrasya- odakları da) bastırıp, onları birer müdürlüğe, imparatorluğun eyalet valiliklerine dönüştürmesi ve bu durumu sürdürüp giderek zor unsuru olmadan da devam edebilecek bir doğal olgu haline getirmesi gerekiyor. Kaldı ki, bir zor odağının bunu becermesi durumunda bile, kapitalizmin mantığı gereği (gerek imparatorluğun merkezinden gerekse palazlanan eyaletlerin içinden) yeni iç rekabetlerin fışkırması, yani deyim yerindeyse filmin geri sarılması kaçınılmaz gözüküyor. “Burjuva Marx”ın işi çok zor!

- Bir “Ekolojik Devrim” gerçekleştirilmeli. Bırakalım Batı dışındaki coğrafyaların da Batı’nın üretim ve tüketim düzeyine erişmesi halinde yaşanabilecekleri, günümüzdeki çizgiyi bile sürdürebilmenin önünde ekolojik duvarlar var. Konuyla ilgili bütün uzmanların da vurguladığı gibi, insanlık bu üretim tarzını aynı ivmeyle daha fazla sürdüremez. İnsanlık frene basmalıdır. Yeni bir sentez ve bir dünya uygarlığı yaratma iddiasındaki herhangi bir güç, ekolojik anlamda bir “frene basma projesi”ni ivedilikle uygulamaya sokmak zorundadır. Bireysel kâr ve rekabet sistemine, bu sistemi sürdürebilmek için üretim ve tüketim çılgınlığının pompalanmasına, her şeyin (doğanın) metalaştırılıp alınır satılır hale getirilmesine dayalı Batı uygarlık modelinin, böyle bir projeyi hayata geçirebilecek en son model olduğunu görmek zor değil. Kapitalist Batı uygarlığı ekolojik krizin nedenidir. Krizin nedeninin, krize çare üretebilmesi, rekabete son verilebilmesi denli zor gözüküyor.

- Dünya Batılılaşmaya ikna edilmeli. Hiçbir sistem uzun süre zor yoluyla sürdürülemez. Batı burjuvazisi, dünyanın çok farklı kültürlerini aynı potada eritebilecek bir ideolojik damıtmayı gerçekleştirebilir mi? Kendi yapısının mantığı içinde kalarak, böyle bir evrensel eksen oluşturabilir mi? Batı burjuvazisinin aristokrasiye karşı savaşımı içinde geliştirdiği “Eşitlik, Özgürlük, Kardeşlik” ilkelerinin, insan hakları ve demokrasi söyleminin, bütün insanlığı kapsayamadığı çok çabuk ortaya çıktı. Fransız Devrimi’nin bu “ulvi” sloganları, Avrupa sınırlarının dışında kölelik, yıkım ve talana dönüştü. Bunun nedeni Batı uygarlık modelinin emek-sermaye çelişkisine ve onun türevi olan merkez-çevre kutuplaşmasına dayalı olmasıdır. Sömürüye dayalı bu yapı, Batı burjuvazisinin birkaç yüzyıl önce Avrupa aristokrasisine karşı gerçekleştirdiği demokratik devrimleri bugün de dünya çapında gerçekleştirmesini, ezilen dünya aristokrasisine karşı yeni bir Aydınlanma atılımına önderlik edebilmesini engelliyor.

Dolayısıyla kapitalist Batı bir ideolojik devrim gerçekleştiremez, ancak “zor”a ve “afyon”a dayalı bir ideolojik hegemonya kurabilir. Bu belki yeni bir “küresel din” olabilir, belki bir “tekno-ateizm”; veya ikisinin karışımı. Post-modernizmin böyle bir ihtiyacın ürünü olduğu düşünülebilir. Fakat böyle bir ideolojik hegemonya geliştirebilmek için dünyanın bütün kadim çelişkilerinin törpülenmesi ve uyuşturulması (çözülmesi söz konusu değil), örneğin çeşitli dinsel sistemlerin uzlaştırılması gerekir. Bu, Batı uygarlığının kendi kökenindeki Bilimsel Devrimi ve Aydınlanma Devrimi'ni reddetmesi anlamına da gelir. Zaten böyle bir yola girdikleri de görülüyor. Post-modernizmin “post”unun bir cila olduğunu, bu cila kazındığı zaman altından pre-modernizmin çıktığını söyleyip durmuyor muyuz? Batı kapitalizminin dünya çapındaki ideoloji modeli, çok küçük bir azınlık (dünyanın efendileri) için “bilimsel-teknolojik devrim” destekli bir “tekno-ateizm”, dünyanın geri kalan insanları için ise yeni bir “din”dir. Kısacası yeni bir Ortaçağ. Fakat insanların dinini dahi değiştirecek böylesi bir ideolojik hegemonyanın, dünya çapında dinsel temalı savaşlardan geçmeden ve Orwell’ın 1984'üne dahi rahmet okutacak kopkoyu bir faşizm tarafından desteklenmeden tesis edilmesi olanaksız görülüyor. Hiçbir güç insanlığı böyle bir sisteme ikna edemez.

- İdeolojiler karın doyurmaz. Karın doyuramayan bir sistemin ideolojisi de ikna edici olamaz. Dünyanın Batılılaşmaya ikna edilebilmesi için, kapitalist Batı modelinin, kitlelere, en azından şimdiki koşullarından daha iyi yaşayabilecekleri koşulları sağlayabilmesi gerekir. Bu da ya mevcut kaynakların eşit bir dağılımını (bu kapitalizmin mantığının dışındadır) ya da yeni bir ek kaynağın bulunmasını gerektirir. Batı kapitalizmi, kendi merkezinde, 19. yüzyılda giderek keskinleşen sınıf çelişkilerini yumuşatabildi. Bunu, ezilen dünyaya yönelik sömürüyü derinleştirerek ve o sömürüden elde ettiği kârın küçük bir bölümünü “sus payı” olarak kendi emekçilerine vererek gerçekleştirebildi (yani emperyalizm). Peki, dünya çapındaki ezen-ezilen çelişkisini de yumuşatmayı içeren bir dünya sentezi kurma iddiası, dünya halklarına vermesi gereken “sus payı”nı kimin sömürüsünden veya neyin talanından elde edecektir? Bu noktada neo-liberal ütopyanın “bilimkurgu”lara başvurmaktan başka çaresi kalmıyor!

- Yeni bir sentez, yeni bir insan modeli demektir. Dünyanın Batılılaşması, yani Batı modelinin dünyalılaşması için nasıl bir insan tipi gerekir? Birincisi, Batı burjuvazisi dünyanın geri kalan halklarına tarihlerini unutturabilmelidir; onların tarih bilinçlerini yok edebilmelidir. “Tarihin Sonu” sloganı, aslında böyle bir hedefi içeriyor. Fakat Batı burjuvazisi, bunu, en başarılı olduğu ve tarihin en büyük soykırımını gerçekleştirdiği Amerika kıtasında bile beceremedi. Güney Amerika’da yüzyıllar sonra “Kahrolsun Kolomb” sloganının yükselmesi ve Kolomb heykellerinin yıkılması son derece anlamlıdır. Nerede kaldı bunu, dünyanın en derin ve zengin uygarlık birikimine sahip Çin, Hint, Fars, Ortadoğu ve Anadolu gibi coğrafyalarda becerebilmek! Yeni bir sentez ancak tarihten güç alarak, tarihin damıtılmasıyla olanaklıdır, yoksa tarihin silinmesiyle değil. İkincisi, Batı burjuvazisi, kendi metropol halklarına da tarihsel birikimini unutturmak zorundadır. Gelinen noktada Batı uygarlık modeli, Fransız Devrimi'nin sloganlarıyla, Bilimsel Devrim'in dinsel düşünceyi darmadağın eden mirasıyla, Aydınlanma felsefesiyle, devrimci-demokratik sanatıyla sürdürülemez. Bütün bu miras, bugünün Batı kapitalizmi için yıkıcıdır; reddedilmelidir, silinmelidir. Küresel Batı burjuvazisi, kendi merkezinde bunu becerebilir mi? Üçüncüsü, insanlar, hem birbirlerine hem de kendilerine mutlak anlamda yabancılaştırılabilmelidir. Sadece kendi kol veya kafa emeğinin ürününe değil, en özel duygularına dahi yabancılaşmış bir insan türü… Sadece emeği değil, duyguları, davranışları, tüm özeli, sevgisi, acısı, dostluğu, aşkı dahi metalaştırılmış ve piyasaya düşmüş bir insan türü… Gen kadar bencil ve içgüdülerden ibaret bir insan türü… Niteliği törpülenerek nicelleştirilmiş, tektipleştirilmiş, farkını ancak ambalajıyla gösterebilen bir Homo imagesiensis… Bir tuşa basarak bir kenti yok edebilecek kadar gerçekten (insanlık vicdanından) kopartılmış, sanallaştırılmış bir e-varlık… Batı modelinin küreselleşmesi, ancak, insanlığın on binlerce yıllık kültürel evriminin tersine çevrilmesiyle; ancak, tarihsiz, geleceksiz, duygusuz, cansız, acımasız böyle bir insan tipinin yaratılmasıyla olanaklıdır. Yani insan olmaktan çıkmadan, olanaksız.

Buraya kadar yazdıklarımızı toparlarsak, Batı burjuvazisinin dünyalılaşması, yeni bir dünya uygarlığının sentezini yaratabilmesi, bizzat kendi yapısal iç çelişkilerinden (emek-sermaye, ezen-ezilen, merkez-çevre) dolayı olanaksızdır. Batı burjuvazisi, dünyanın yeni ortaya çıkan dinamiklerini damıtma, yeni bir sentezin öznesi olma potansiyellerinden yoksundur. Zaten söz konusu yeni dinamiklerin ortaya çıkması da, bu yoksunluğun sonucudur. Günümüzde bilimsel-teknolojik devrimin bütün olanaklarıyla yürütülmeye çalışılan ve zorlanan proje bu, ama bu neo-liberal ütopyanın gerçekleşebilme olasılığı sıfır gözüküyor. Batı burjuvazisinin iddiasının tam tersine, insanlık eğer küresel bir dünya sentezi yaratabilecekse, bu ancak Batı kapitalizmine rağmen mümkün olabilecektir.

Neo-ulusal ütopya

Peki ezilen dünyanın ulusal burjuvazilerinin böyle bir potansiyelleri var mı? Ezilen dünya burjuvazisi kendi arasında birleşerek, emekçi sınıfları da peşine takarak, Batı kapitalizmini alt edebilir ve bu arada demokratik devrimini de başararak bir dünya Aydınlanmasına önderlik edebilir mi? Kısacası dünya, bu sefer Batı dışında kalan coğrafyalarda yükselecek yeni bir burjuva demokratik devrimler çağı yaşayabilir mi?

Bu sorunun ucu açıktır, ayrıntılı olarak tartışmaya değer. 20. yüzyılın Marksist kuramcıları bu soruya olumsuz yanıt verdiler, gerçekten de bütün olgular ve yaşanan pratik onları doğruladı. Ezilen dünyada ulusal burjuvazilerin ve geleneksel kesimlerin önderliğindeki hareketler, Batı kapitalizmini öteleyerek başarıya ulaşabildikleri durumlarda bile, hatta güçlü bir sosyalist bloğun olduğu koşullarda, bir süre sonra yozlaştılar ve kendi halklarına yabancılaştılar, yeniden Batı kapitalizminin ağına düştüler. Bunun en çarpıcı örneği, ilk ve en köktenci hareket olmasına karşın Kemalist burjuvazinin kurduğu sistemin bugün ulaştığı noktadır. Bir dünya sentezine doğru yol alabilmek için, hem Batı kapitalist modelini aşacaksınız hem de yeni tür bir Aydınlanma devrimi gerçekleştirerek kendi ortaçağınızı. Bunu burjuvazi başarabilir mi? Bugüne kadarki pratiğe baktığımızda bunu başarabilmiş bir örnek yoktur. Ne Kemalist Devrim, ne Arap milliyetçiliği ne de İran Devrimi bu sentezi yaratabildi. Peki neden hâlâ ucu açık bir soru diyoruz? Çünkü yeni ortaya çıkan ve analiz edilmeyi bekleyen, daha doğrusu gideceği yönün ne olacağının ortaya çıkması için biraz zaman gereken iki büyük olgu vardır: Çin ve Latin Amerika. Bu ikisine Müslüman coğrafyadaki ve belki Hindistan’daki yeni gelişmeleri de eklemek gerekir; tabii (farklı bir geçmişi ve gelenekleri olmasına karşın) Rusya’daki bazı dinamikleri de…

Çin Devrimi'nin lideri Mao Zedung sosyalizm dönemini, sınıf mücadelesinin devam ettiği, sosyalizmin mi kapitalizmin mi kazanacağının kesin olarak belli olmadığı bir dönem olarak tanımlamıştı. Dahası, geri dönüş tehlikesinin esas kaynağının bizzat sosyalist devlet ve parti mekanizmaları içinde palazlanacak kapitalist yolcular olduğunu, böyle bir olasılığın toplumsal tabanı bulunduğunu söylemişti. Bu tezler, hem SB hem de Çin’de birbirinden farklı yollarla kanıtlandı. Yaşanan geri dönüşler sonucunda oluşan toplumların hâkim sınıflarına bir tür ulusal burjuvazi diyebiliriz. Günümüz Rus ve Çin hâkim sınıfları Batı kapitalizmine bağımlı kompradorlar değiller; dahası “kendileri için” küresel politikalar uygulayacak kapasiteye de sahipler. Dünyanın bu iki blok (ABD önderliğindeki Batı kapitalizmi ve Avrasya) arasındaki çelişkilerin keskinleşeceği bir süreçten geçeceği anlaşılıyor. Küresel arenadaki bütün söz sahibi güçlerin kendilerini bu çelişmeye göre konumlandırdığı görülüyor. Hatta yaşanan bölgesel çatışmalar bu büyük çelişmenin ön vuruşmaları olarak da değerlendirilebilir. Bizzat ABD’li stratejistler bunu açık açık yazıyor.

Fakat bu çelişki, sonuç olarak kapitalist odaklar arası bir çelişkidir. Dünya proletaryası ve emekçi sınıflar için olanaklar yaratabilir, ama kendi başına yeni ve daha kapsamlı bir sentez oluşturabilecek potansiyeller taşıdığını söyleyebilmek için elimizde hiçbir veri yok. Şöyle bir gelişme olanak dahilindedir: Ezilen dünyanın bazı coğrafyaları, burjuvazileri önderliğinde, Batı’nın birkaç yüzyıl önce yaptığı türden bir demokratik atılımı gerçekleştirebilirler. Tabii bunu ancak Batı kapitalizmini alt ederek veya en azından onu küresel iddialarından vazgeçmeye zorlayarak, sınırlayarak yapabilirler. Bu olasılığı, klasik teorik kalıplarımıza gönderme yaparak hemen reddetmiyoruz; çünkü özellikle Çin ve bir ölçüde de Latin Amerika bu süreçte ilerliyor; bekleyip göreceğiz. Fakat bu olasılık gerçekleşse bile ortaya bir dünya uygarlığı (sentezi) mı çıkacaktır? Batı burjuvazisinin yapamadığını, örneğin Avrasya burjuvazisi yapabilir mi? İlk adım, yani Batı burjuvazisinin ötelenmesi hedefi başarılsa bile, ortaya çıkan durumda, daha önce neo-liberal ütopya için söylediğimiz bütün çözümsüzlükler bu kez neo-ulusal ütopya diyebileceğimiz süreç için de geçerli değil mi?

Dünya daha önce de sistem içi odak kaymaları yaşadı. Kapitalist-emperyalist sistemin bir dönem başını çeken Avrupa (özellikle İngiliz emperyalizmi), yakın geçmişte bu önderliği ABD’ye kaptırdı. Japonya yeni bir küresel odak olarak ortaya çıktı. Bu tür gelişmeler, hatta daha büyük manevralarla yine yaşanabilir, önderlik Avrasya’ya (örneğin Çin’e) geçebilir (tabii bu tür değişimler büyük çaplı çatışmalar, dünya savaşları sonucunda gerçekleşebiliyor). Ama bu, sistemin aşıldığı anlamına gelmedi ve yine gelmez. Sistemin aşılması için emek-sermaye çelişkisinin ve onun türevi olan merkez-çevre (ezen-ezilen) çelişkisinin aşılması gerekir ki, herhangi bir burjuvazi, burjuvazi olmaktan çıkmadan bunu gerçekleştiremez.

O halde ortada, bir dünya uygarlığı (yeni bir sentez) yaratabilecek potansiyele sahip tek bir özne sınıf kalıyor: Proletarya. Galiba proletarya devrimleri çağı -bitmek bir yana- daha yeni başlıyor. Gelecek sayımızda, bu olasılığın kuramsal sorunlarını tartışacağız.

Bilim ve Gelecek  Temmuz 2005.

 
ATLANTİS ÜTOPYASI


Dr. Ahmet UHRİ

Arkeolog - Dokuz Eylül Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü-İzmir

 

Dr. Ahmet UhriPeşinen söylemem gerekli ki ben Atlantis’in de Mu kıtasının da ya da benzer şekilde ortaya atılmış ya da atılacak herhangi bir kanıtı olmayan görüşlerin de tamamen karşısındayım. Zaten arkeoloji eğitimi alıp da bir iki maceraperest ve düş gücü yüksek ya da kafası karışık kişi dışında Atlantis’in var olduğunu iddia edecek birilerinin bulunabiliyor olması kadar şaşırtıcı başka bir şey daha olamaz. Ancak belki, popüler olmak ya da sesini duyurarak bundan rant sağlamak isteyecek birileri her bilim dalında olduğu gibi arkeolojide de ortaya çıkabilir.

Devamını oku...
 
<< Başlangıç < Önceki 1 2 3 Sonraki > Son >>

Sayfa 3 / 3