Hikmet Kıvılcımlı ve Kayıp Halka PDF Yazdır e-Posta

 


 Hikmet Kıvılcımlı’da hiç bir Marksist veya Marksist olmayan tarihçi veya sosyologda görülmeyen bir İlkel Sosyalizm vurgusu vardır. İlkel Sosyalizm, kapitalizm öncesi beş bin yıllık uygarlıklar zincirinin hareket yasalarını, tarihsel devrimleri açıklayan, ya da açıklama iddiasında olan Tarih Tezi’nin anahtar kavramıdır. Ama ilkel sosyalizm sadece Kapitalizm öncesindeki devrimleri açıklayan bir kavram değildir. O, Kıvılcımlı’da hemen hemen her yerde karşımıza çıkar. Bir kaç hatırlatma yapalım.

Teknik İlerlemeler ve yaratıcılık mı? Örneğin Tarih Devrim Sosyalizm’in “Medeniyetin Yaratıcılık Efsanesi” bölümünde Kapitalizm öncesi çağda, teknik ilerleme ve yaratıcılığın ardında İlkel Sosyalizmi görür.

Tarihsel devrimleri yapan, uygarlıkları yıkan, dolayısıyla yeni uygarlıkların veya uygarlık rönesanslarının ortaya çıkmasına yol açan İlkel Sosyalizmdir. İslamiyet’i, Aleviliği veya Cenneti açıklayan anahtar kavram İlkel sosyalizmdir. Osmanlı İmparatorluğunun adeta bir saman alevi gibi hızlı büyümesini açıklayan, İlkel Sosyalizmdir.

Ama bu kavram sadece uzak geçmişte kalmaz, modern tarihin de en önemli olaylarında belli bir ağırlığa sahiptir. Kapitalizmin doğuşunda İlkel Sosyalizme belirleyici bir önem verir. Kitaplarından birinin adı, “İlkel Sosyalizmden Kapitalizme İlk Geçiş -  İngiltere”dir. Adının da ima ettiği gibi, kapitalizme geçişte bile ilkel sosyalizmin belirleyici bir öneminden söz edilmektedir.

Japon mucizesi mi? Onun ardından yine ilkel sosyalizmin medusa kafası çıkar. Bir başka kitabının adı da: “İlkel Sosyalizmden Kapitalizme Son Geçiş - Japonya”dır çünkü.
Hatta Ekim Devrimi’nin Rusya’da gerçekleşmesinde bile İlkel sosyalizmin, Rusya’nın medeniyete geç girmişliğinin, yani ilkel sosyalizme yakınlığının etkilerini görür Hikmet Kıvılcımlı.

Modern Türkiye tarihindeki kimi gelişmeleri açıklarken bile, örneğin altmışlardaki öğrenci ve asker gençler arasındaki radikalleşmeyi açıklarken bile bu kavram belli bir öneme sahiptir.

İlkel sosyalizm, Kıvılcımlı’nın eserinde böylesine anahtar bir işlev görürken, Kıvılcımlı’nın eserleri veya görüşleri üzerine yazanların Kıvılcımlı’nın görüşlerinde böylesine hayati bir işlevi olan kavram hakkında hemen hemen hiç bir değerlendirmede bulunmazlar.
Kıvılcımlı’nın teorik sisteminde böylesine hayati bir işlevi olan kavram hakkında ya hiç bir şey yazılmaz, ya da tartışmaya bile değmeyecek bir fantezi veya nezaket veya saygı nedeniyle ifade edilmemiş, bir saçmalık olarak görülür.

Çok bilineni, nakli tarih olarak aktarılmış olan, Şefik Hüsnü Değmer’e ait, Kıvılcımlı’nın ilkel toplumların rolünü abarttığı yolundaki eleştirisidir.

Yalçın Küçük, Kıvılcımlı’nın Tarih Tezi’ni üzerinde yazmaya bile değer olmayan bir kavram olarak görür.

Kıvılcımlı üzerine doktora çalışması yapmış Süha Ünsal’da Kıvılcımlı’nın bu en önemli teorik katkısı ya da orijinal görüşü hakkında bir tek inceleme bile yoktur. Kıvılcımlı’nın görüşlerini savunduğunu iddia edenlerde de bir şey bulunmaz bu konuda.

Burada şu soru sorulabilir: Kıvılcımlı’nın orijinal Teorik katkı ve çabasının özünü oluşturan İlkel sosyalizm konusunda, Marksist olsun veya olmasın, dünyadaki bütün tarihçi ve sosyologlarda bir boşluk ve suskunluk olması ile, Kıvılcımlı’yı değerlendiren, onun taraftarı veya görüşlerinin muhalifi kişilerin suskunluğu veya bunları adeta deli saçmaları olarak görmesi arasında bir bağlantı var mıdır? Kıvılcımlı’daki bu aşırı vurgu ile, buna tam zıt yönde kesin bir boşluk arasında bir bağlantı var mıdır? Varsa bu nedir?

Ama sadece bu değildir soru. Şu da sorulabilir, diyelim ki, eski tarihte ilkel sosyalizm bir önemli işlev görmüş olsun, bunun, bu gün bizlerin önümüzdeki sorunlarla ne ilgisi olabilir? Bu sorunun bir bildiri konusu olarak seçilmesi, günün somut politik görevlerinden bir kaçış, akademik bir saplantı değil midir?

Bizim iddiamız ise şudur: Kıvılcımlı’nın bu en saçma gibi, ya da hoş görülebilecek bir beyin jimnastiği veya fantazi gibi görünen yanı, onun geleceğe kalabilecek, Marksizmin yeniden canlanmasıyla ilgili en önemli yanıdır. İlkel sosyalizm konusunda, Marksist veya değil bütün tarihçi ve sosyologlardaki suskunluk; Kıvılcımlı’nın bu konudaki yazdıkları konusundaki suskunluk ve deli saçması olarak görme ve de Marksizm’in krizi ve onun aşılması arasında derinden ve kopmaz bir ilişki vardır. Bu bakımdan somut politik pratikle in ilgisiz gibi görünen, en soyut görünen konumuz, tamamen günün acil sorunlarına bir cevap arama çabasından başka bir şey değildir. Bu bakımdan bu konuyu seçişimizin ve motivasyonumuzun ardında, doğrudan doğruya somut politik sorunlar bulunmaktadır. Bu somut, hayati politik sorunlara bir cevap arama çabasıdır aynı zamanda.

Marksizmin Yenilenmesi Gereği

Sartre’ın dediği gibi, Marksizm çağımızın entelektüel ufku olmaya devam etmektedir. Onu ret çabalarının hepsi ondan geriye düşmekle sonuçlanmaktadır. Ama bu Marksizmin değişmesi ve gelişmesi gereğini ortadan kaldırmamaktadır, aksine buna olan ihtiyaç her zamankinden fazladır.

Ama Marksizmin gelişmesinden ne anlamak gerekiyor? Çünkü aklı başında hiç kimse ilke düzeyinde böyle bir gelişme ve yenilenmenin gereğini inkar etmiyor.

Marksizmin gelişmesi, her şeyden önce, onun, aydınlanmanın ilerlemeci ve tek yönlü tarih anlayışından, aydınlanmanın kalıntılarından kurtulması ve arınması demektir. Marksizm, Mongolfiye kardeşlerin balonu gibi,  aydınlanmanın safralarından kurtulduğu ölçüde yükselebilir ve çağımızın sorunlarına daha derin ve tutarlı cevaplar verebilir.

Bu gün bütün sosyalist harekete egemen, ilerlemeci ve açık uçlu olmayan bir tarih anlayışıyla, Marksizmin bu günkü krizi arasında derin bir ilişki bulunmaktadır. Marksizm aydınlanmanın safralarından arınmayı, radikalleşmeyi ve çağımızın sorunlarına bir cevap vermeyi, bu ilerlemeci ve tek yönlü tarih enleyişinden kurtulduğu ölçüde başarabilir. Ve tam da bu noktada Kıvılcımlı’nın bu yenileme için hayati önemi, bu yenilemenin diğer kaynaklarıyla akrabalığı ve bunları birleştirebilecek kayıp bir halka olduğu ortaya çıkar.

Çünkü aydınlanmanın ilerlemeci ve tek yönlü tarih anlayışından uzaklaşmak, radikalleşmek demek, Marksizmin ilerlemeci olmayan ve açık uçlu bir tarih ve zaman kavramına dönüşü demektir; marksizmin ütopyacı boyutunun yeniden canlanması demektir; bir uygarlık projesi olarak ortaya çıkması demektir; romantik boyutunun ve kaynaklarının ortaya çıkması demektir; Avrupa merkezcilikten kurtulması demektir. Ama bütün bu sorunların hepsinde Kıvılcımlı’nın o hiç değer verilmeyen ya da bir fantezi olarak görülen görüşleri, birdenbire hayati bir önem kazanır.

İlerlemeci ve Tek yönlü Tarih Anlayışı

Bizlerin tarih ve toplum anlayışlarımızın içine derinlemesine sinmiş, ilerlemeci ve tek yönlü tarih anlayışı, son derece yenidir ve aslında şimdi çoktan geçersizliği açığa çıkmış bir anlayıştır. Bu anlayış insanlık tarihinin tümü göz önüne alındığında, tarihin çok küçük bir bölümü içinde, aydınlanma ile yirminci yüzyılın ortalarına kadar kısa bir dönem içinde yükselmiş ve yıkılmış bu anlayış, bizlerin şekillendiği, aslında marksizmi revize eden, bayağılaştıran ideolojik veya teorik kaynaklar aracılığıyla bizler,yani bu gün ortalığı kaplamış sosyalist kuşaklar üzerindeki egemenliğini sürdürmektedir.

Bu ilerlemeci ve tek yönlü tarih anlayışı, sosyalistlerin bu dünyayı anlamalarının ve onun problemleriyle cepheden yüzleşmelerinin önündeki en büyük engel olduğu gibi, tam da bu nedenle, aynı  kuşakların, Kıvılcımlı’nın eserinin temelini oluşturan görüşler karşısındaki suskunluk veya ciddiye almaz görünüşün de nedenidir.

Binlerce yıl boyunca insanlık, dairesel, periyodik ya da  dönemsel denebilecek bir tarih ve zaman anlayışına sahipti. Güneş, sabah doğuyor akşam batıyordu. Mevsimler dönemsel olarak birbirini izliyor, her yıl aynı çevrim bir kez daha tamamlanıyordu. İnsanlar doğuyor, büyüyor, ölüyor, topraktan gelip toprağa gidiyorlardı. Bu zaman tasavvurunu belirliyor ve bu da tarih anlayışına da yansıyordu. Tarih de günler, yıllar, canlıların hayatları gibi aynı çevrimsel veya dairesel zaman kavramına uygun bir şekilde dönüyordu. Medeniyetler, devletler kuruluyor, gelişiyor, yaşlanıyor ve sonunda çöküyorlardı. O zamanlar zaman, şimdiki dijital saatlerde olduğu gibi akmıyor, feleğin çarkı gibi veya kadranlı saatlerde olduğu gibi dönüyordu. Devran dönerdi, akmazdı.

Ancak burjuva uygarlığının, kapitalizmin ve sanayileşmenin ortaya çıkışıyla birlikte, bu çevrimsel, dairesel veya dönemsel diyebileceğimiz zaman ve tarih anlayışının yerini, önce akan ve doğrusal, sonra da evrim teorisiyle birlikte, doğru boyunca yükselen bir zaman ve tarih anlayışı aldı.

Evrende bulutsulardan yıldızlar ve gezegenler oluşuyordu. Atomlar basitten karmaşığa doğru evriliyordu. Uygun koşulların olduğu gezegenlerde, atomlardan moleküller, kristaller oluşuyordu. Oradan virüsler, kendini üreten karmaşık moleküller. Bu evrimin zirvesi olarak ilk basit tek hücreli canlılar ortaya çıkıyordu. Sonra ilk tek hücreliler, süngerler, yumuşakçalar, kabuklular, omurgalılar, memeliler, primatlar ve nihayet en tepede yine bu evrimin zirvesindeki taç insan ortaya çıkıyordu.

İnsan’la birlikte toplum ortaya çıkıyor ve toplum da ilkel sosyalizm, kölecilik, feodalizm, kapitalizm biçiminde evriliyor, ve nasıl cansız varlıklar ilk canlıda, canlılar insanda evrimin zorunlu yasalarına uyarak bir zirveye ulaşıyorlardı ise, toplum da sosyalizme doğru evriliyordu. Bu tek yönlü ve yükselen, doğrusal tarih anlayışı içinde devrimcinin görevi de, tarihin tekerleğini hızlandırmak olarak tanımlanıyordu. Devrim, bu gelişimin önündeki engelleri temizlemek, onun önünü açmak olarak anlaşılıyordu. Devrimci eylem, bu tekerleği hızlandırma çabasından başka bir şey ifade etmiyordu.

Örneğin Reformizmle polemiğinde, Rosa Lüksemburg, en iradeci, devrimci müdahaleyi savunduğu yerlerde bile, politikanın “gelişmenin izlediği yöne göre belirlendiği”; “Siyasal mücadele için hangi sonuçların zorunlu olduğu bu yönden çıkarılır” der. Löwy’nin dediği gibi, “sosyal demokrasinin bilinçli müdahalesi, belirli bir anlamda, bir “yardımcı” unsur, her durumda nesnel biçimde zorunlu ve kaçınılmaz olun sürece yönelik bir “uyarıcı” olmaya devam eder.” (s.129)

Açık Uçlu Tarih Anlayışı

Bu tarih anlayışı, aslında Tarihsel Maddeciliğin tarih anlayışı değildir. Tarihsel maddecilik ilk programatik belgesi olan Komünist Manifesto’nun daha ilk satırlarında, sınıf mücadelesinin devrimle veya yıkılışla bitebileceğinden söz eder. Yani metodolojik olarak, açık uçlu bir tarih anlayışı vardır.

Ne var ki, ilkesel düzeyde açık uçlu olmakla birlikte, bu açık uçluluk, o zamanki burjuva uygarlığının gençliği ve teknik yenliklerin iyimserliği koşullarında, işçi hareketinin de sürekli güçlendiği, birbiri peşi sıra başarılar elde ettiği bir çağda, uçlardan birinin fiili olarak geleceği belirlemesi sonucunu veriyordu. Çöküş, teorik bir olasılık olmanın ötesinde tarihsel veya politik bir anlam ifade etmiyor ve fiilen unutuluyor ve bu unutmaya paralel olarak da, aydınlanmanın düzgün doğrusal ve evrimci tarih anlayışı, bizzat Marksizm içinde bile egemen oluyordu.

Bu tek yönlü anlayış ilk darbeyi, kapitalist uygarlığın gençliğini yitirmesinin ilk ifadesi olan, Birinci dünya Savaşının ateşleri içinde Rosa Luxemburg’un kaleminden “ya sosyalizm ya barbarlık” formülüyle yedi. Marksist tarih anlayışına, tekrar iki uçluluk girdi, bu anlamda kaynağa dönüldü . Marks, iki uçluluktan geçmişe ilişkin olarak söz etmişti, şimdi ise iki uçluluk tekrar aktüel bir sorun oluyor, hem de reformizme ve sosyal şovenizme karşı mücadelenin metodolojik temelini oluşturuyordu.

Bu muazzam bir devrimdir, bir paradigma değişikliğidir. Bu anlayış içinde sosyalizm artık tarihin akış yönünde değildir, ona doğru zorunlu bir gidiş yoktur. Sosyalizm artık sadece bir olanak olarak ortaya çıkar.

Daha sonra bu açık uçlu tarih anlayışı, Troçki tarafından da savunulur. Ama bu açık uçluluğa rağmen, sorun hala, üretici güçlerin önündeki engellerin kaldırılması olarak görülmekte, üretici güçlerin kapitalist üretim ilişkileri nedeniyle yıkıcı güçler haline geldiği, bu ilişkilerden kurtulduğu takdirde ilerlemeye devam edebileceği yaklaşımı varlığını sürdürmektedir. Yani henüz üretici güçlerin ilerlemesinin bizzat bir yıkıma doğru gitmek anlamına geldiği veya gelebileceği anlayışı yoktur. Devrimler tarihin imdat frenleri değil, onu felaketli bir yola sapmaktan alıkoyacak, tarih treninin yönünü değiştirecek eylemlerdir. Henüz tarihin ilerlemeci olmayan bir anlayışına geçiş yoktur, ama en azından tek yönlü, tarihin gidişini hızlandırıcı anlayış artık en azından devrimci Marksizmce terk edilmiş, kaynağa dönülmüştür.

Burada, tek uçlu tarih anlayışının Devrimci Marksizm’ce terk edilmişliği ayrımını vurgulamak gerekiyor. Çünkü gerek İkinci Enternasyonal, gerek 1920’lerin ortalarından sonra Sovyet bürokrasisinin egemenliği altına giren Üçüncü Enternasyonal, ilerlemeci ve tek yönlü tarih anlayışının sadık bir savunucusu, olmaya, Üçüncü Enternasyonal’de olduğu gibi, tek yönlü ve ilerlemeci yanını tekrar canlandırmaya devam etmişlerdir. Sadece bu kadar da değil, Sosyal Demokrasi, bu ilerleyen tarih anlayışında, süreklilik içindeki kopuklukları, yani sıçrama ve devrim momentlerini bile reddeder ve iyice vülger bir anlayışı savunurken, Stalinizm, en azından ilke düzeyinde bunları savunmakla birlikte, bu kopuklukları birbirini izleyen zorunlu aşamalar olarak görerek, birbirini isleyen aşamaların ilerleyen tarih anlayışını savunur.

Marksizmin bütün bayağılaştırılmalarının metodolojik temelinde, düzgün, tek yönlü ve aşamalı ilerleyen bir tarih anlayışı vardır. Bunun politik ifadesi de daima, reformizm olmuştur. Her kritik momentte, devrimci akımlar, bu ilerleyen, düzgün ve aşamalı gelişen tarih anlayışıyla karşı karşıya gelmişlerdir.

Devrimci akımlar da tam da bu noktada bu ilerlemeci ve tek yönlü tarih anlayışlarıyla karşı karşıya gelmek zorunda olmuşlardır.

Devrimci Marksizmin bu tarih anlayışına eleştirisi özellikle iki noktada yoğunlaşır: belli aşamaların bütün toplumlarca geçileceği anlayışının reddi. Yani eşitsiz ve bileşik bir gelişim anlayışı. Diğeri ise, tek yönlülüğe olan itiraz, açık uçlu bir tarih anlayışıdır. Kıvılcımlı’nın tarih anlayışı, kesinlikle ikinci ve üçüncü enternasyonallerin aşamalı, düz giden tarih anlayışıyla çelişmektedir. Onda eşitsiz ve kombine gelişim adeta tüm tarihin bir hareket yasası olarak ortaya çıkar. Gerçi geleceğe yansıtmaz ama bütün tarih de bir açık uçlu tarih olarak çıkar ortaya. Ve bu açık uçlu tarih aslında, çöküşlerin tarihidir.

Devrimci Marksizmin henüz, ilerlemeci tarih anlayışına köklü ve bilinçli bir itiraz yoktur, ilerleme bir biçimde kabul edilmekte, bu ilerlemenin kendisinin nasıl gerçekleştiği tartışma konusu yapılmakta, açık uçluluk bile, üretici güçlerin yıkıcı güçler haline gelip gelmemesi bağlamında yapılmaktadır. Marksizmin, bu ilerlemeci tarih anlayışından arınması, Aydınlanmanın, sosyal demokrasinin ve Stalinizmin egemenliği altında unutulmuş, kayıp bir halkasına dayanarak, bu gelenekten esinlenerek Walter Benjamin tarafından başarılmıştır.

İlerlemeci Olmayan Tarih Anlayışı

Eğer tarih açık uçlu ise, bu uçların her birinden bakışa göre tarihin anlamı da değişebilir. Eğer bir çöküşün ardından geçmişe bakarsanız, Tarih size, bir yükseliş olarak değil, uçuruma doğru bir gidiş olarak görünecek demektir. Böyle bir bakış açısından, devrim, bir barbarlığı ve çöküşü, uçurma doğru gidişi engelleyen bir imdat freni olarak görülür. Bu fren zamanında çekilemediği için, toplum uçuruma yuvarlanmıştır. Bir devrimci dönüşümün ardından gelebilecek iyimser gelecek beklentilerinin olduğu bir çağda ise, en azından devrim, tarihin lokomotifi olarak görülür. Aslında aynı olgu, bulunulan yere göre farklı görünmektedir. Bu tıpkı ışığın parçacık ve dalga özelliklerini göstermesi gibidir.

Unutulmuş açık uçlu tarih anlayışına dönüş ve bu açık uçluluğun öne çıkarılması, “ya barbarlık ya sosyalizm” birinci dünya savaşında, Kautsky’lerin reformizmine karşı olduysa, bu yönde ikinci ve köklü adım, İkinci dünya savaşının arifesinde, tarih meleği alegorisi veya “devrimler tarihin imdat frenleridir” formülüyle, Walter Benjamin tarafından atılmıştır.

Benjamin’in bu yaklaşımı, tarihsel maddeciliğin, tarih ve zaman kavramında bir tür Kopernik devrimidir. Geleceğin Marksizmi, geleceğin sosyalist mücadeleleri, her şeyden önce, Tarihsel Maddeciliğin, bu gelişimine ve kazanımına dayanmak, buradan hareket etmek zorundadırlar. Benjamin bu devrimci dönüşümü yaptığında, henüz bir Nüklear Kıyamet veya çevre kirlenmesi, veya AİDS, Ebola gibi hastalıklar, Klonlamanın tehlikeleri vs. bilinmiyordu. Ama bu gün, burjuva uygarlığı artık tam bir kriz yaşamaktadır. O ilerlemeci ve iyimser tarih anlayışını destekleyecek hiç bir veri bulunmamaktadır ortada. Bu günün dünyasında Benjamin’in Faşizm ve Savaşı göz önüne alarak formüle ettiği ilerlemeci olmayan tarih anlayışı, çok daha derin ve aktüel bir anlama sahiptir.

İlerlemeci Olamayan Tarih Anlayışı ve Uygarlık Krizi

Açık uçlu ve ilerlemeci olmayan tarih anlayışının, ne gibi sonuçlara yol açtığına, politik faaliyet bakımından ne gibi paradigma değişikliklerine yol açtığına kısaca  değinmek gerekiyor.

İlerlemeci bir tarih anlayışı bakımından, devrimci program, üretici güçlerin gelişimini engelleyen siyasi ve ekonomik ilişkilerin düzenlenmesiyle sınırlıydı. Bütün devrimci veya reformist partilerin programlarında bu ortak özellikti, ayrılık, programın neleri içereceği noktasında değil, taleplerin neler olacağı noktasındaydı. Bu yaklaşımda, bir siyasi ve ekonomik sistem sorgulanır, bir uygarlık değil. O uygarlığın değerleri sorgulanmaz. Eleştiri ekonomi ve politik iktidarın örgütlenmesine ilişkindir.

Ama ilerlemeci olmayan, bir uçuruma gidişi durdurmaya yönelik bir devrim açısından ve böyle bir tarih anlayışından sırf böyle bir programla yetinilemez. Eğer sorun üretici güçlerin önündeki engelleri kaldırmak ise, kötümser bir tarih anlayışı açısından bu, uçuruma gidişi hızlandırmak anlamına gelir.

O halde, üretim ilişkileri ve politikayı düzenleyen bir program yetmez, başka bir uygarlık programlaştırılmak zorundadır. Klasik program anlayışında üretim ilişkileri ve devletin nasıl örgütleneceği programlaştırılır, bundan ötesi sorun değildir. Ama ilerlemeci olmayan bir tarih açısından, bir başka uygarlık, bir başka değerler sistemi programlaştırılmak zorundadır. Artık üretici güçlerin gelişiminin önündeki engelleri kaldırmak gibi bir perspektif ile program belirlenemez, ilerlemeci olmayan tarih anlayışı bakımından, bu daha büyük bir hızla uçuruma gitmeyi istemek anlamına gelebilir. Elbette geri dönüş yoktur. Ama bu da varolan tekniğin hangi alanlarda ne gibi gerekçelerle sınırlandırılacağı gibi bir sorunu gündeme getirir. Bu da başka bir değerler sistemini.

Başka bir uygarlığı programlaştırmak, aynı zamanda politika kavramının içeriğinin de değişmesi, dolayısıyla politika yapma tarzının da değişmesini gerektirir. Politika, kavramı bir bakıma, ilk doğuşundaki, sitedeki yurttaşların ortak yaşamı anlamını kazanır, yani bu günkü politikadan daha geniş bir alanı, yani bu günkü anlayışımızca politik olmayanı da kapsayan bir anlam kazanır.

Tekrar başa dönelim. Geleceğin Marksizmi, sadece kapitalizme değil, burjuva uygarlığına bir alternatif sunmak zorundadır. İlerlemeci tarih anlayışı, kapitalizme karşı bir alternatifle, politikanın bu günkü anlayışıyla kendini sınırlıyordu; ama bu günün dünyasını açıklama ve bu sorunlara bir alternatif bulma zorunluluğundaki bir Marksizm, kapitalizme karşı olmakla kendini sınırlayamaz, böyle sınırladığı takdirde burjuva uygarlığının krizine bir cevap olamaz, bu günkü kriz sadece kapitalizmin, bir üretim sisteminin krizi değil, bir uygarlığın krizidir. Bu uygarlığın krizine, bizzat o uygarlığın dayandığı tarih anlayışlarıyla bir cevap verilemez. Bu uygarlık krizinin yol açtığı yarattığı tüm memnuniyetsizlikler bir bütünsel program etrafında birleştiremez, o burjuva uygarlığına karşı olmak, bu anlayışla kopuşmak zorundadır, bu kopuşma da har şeyden önce ilerlemeci tarih anlayışıyla kopuşmakla olabilir.

Marksizmin entelektüel cazibesini yitirmesinde ilerlemeci ve tek yönlü tarih anlayışını aşamaması ve bir uygarlık paradigmasına ulaşamaması belirleyici bir öneme sahiptir.
Peki bu geleceğin, ilerlemeci ve tek yönlü tarih anlayışından kopmuş Marksizmiyle Kıvılcımlı’nın ve İlkel sosyalizmin bağlantısı nedir?

Bunu görebilmek için, ilerlemeci olmayan tarih anlayışının, Marksizmin bu unutulmuş dip akıntısının kaynaklarına, Marksizmin, yine ilerlemeci Tarih anlayışının bir sonucu olarak unutulmuş bir kayıp halkasını ortaya çıkarmak gerekiyor öncelikle.
 
Marksizmin Kaynağındaki Kayıp Halka

Lenin’in Marksizm’in üç kaynağı ve üç bileşeni makalesini herkes bilir: Klasik Alman Felsefesi, Fransız Sosyalizmi ve İngiliz Ekonomi Politiği.

Ne var ki, son yıllardaki araştırmalar, Marksizmin unutulmuş bir dördüncü kaynağı olduğunu göstermiştir: Bu Avrupa’daki Romantik Düşünce geleneğidir.

Romantizm, kapitalizm öncesi geçmişe idealleştirilmiş bir referans ve burjuva toplumunun bazı yönlerinin eleştirisidir. Michael Löwy’nin gösterdiği gibi, Marksizmin dördüncü bileşenidir romantik düşünce.

“Romantik Dünya görüşünde kapitalizm öncesi geçmiş, niteliksel değerlerin (kullanım değerleri ya da etik, estetik ve dinsel değerler) hakimiyeti, üyeler arasındaki organik cemaat ya da duygusal bağların – niceliği, fiyatı, parayı, metaları, karı ve atomizasyonu temel alan modern kapitalist uygarlığın tersine – önemli rolü gibi bir dizi erdeme (gerçek, kısmen gerçek ya da hayali) sahiptir.” (s.18)

Romantik düşüncede kapitalizmin olumsuzluklarına, daha o doğarken, onun gençlik çağında güçlü bir eleştiri ve tepki vardır. Romantizm kapitalizmin çıkışını, en azından başka değerler açısından bir ilerleme olarak görmez. Tekniğin ve kapitalizmin gelişiminde insani olandan bir uzaklaşma görülür. Bu nedenle, kapitalizm çürüme çağına girdikçe, burjuva uygarlığının krizi derinleştikçe, gelecek hakkındaki iyimser beklentiler azaldıkça, romantik düşünce kaynaklarına ilgi artmıştır. Zaten marksizmin bu bileşeninin de ortaya çıkışı, bizzat burjuva uygarlığının krizi, ve bu krizin ilerlemeci tarih anlayışının krizi biçiminde zihinlerde yansımasıyla bağlantılıdır. İlerlemeci tarih anlayışına karşı devrimci Marksist gelenek de hemen daima, romantik düşünce geleneğinden beslenmiştir.

Marksizm de daha doğuşunda bu düşünce geleneğinden güçlü biçimde beslenmiştir. Romantik düşüncenin en büyük temsilcisi Rousseau’dur ve onun düşüncesinin Marks’ın eserinde muazzam bir etkisi vardır.

Romantik düşünürler veya bu gelenekten gelenlerin Kapitalizm’e yönelttikleri eleştiriler çoğu kez burjuva aydınlanmasının hayranlarından çok daha derindir. Marks ve Engels, örneğin Carlyle, Balzac gibi yazarların kapitalizme yönelttikleri etik ve kültürel değerlerle yüklü eleştiriyi durmaksızın benimserler. “Geçmişin bakış açısıyla davranan düşünürlerin, şimdiki zamanın bilgisine uyaşma olasılıkları, bazı bakımlardan, şimdiki zamanla doğrudan ve eleştirel biçimde özdeşlenen düşünürlerinkinden daha derindir”. Marks, bu soruna özellikle Artık değer teorileri’nde bir çok kereler döner.

Kapitalizm öncesine duyulan nostaljiyle kapitalizmin eleştirisi sadece feodalizm açısından bir eleştiri olarak anlaşılmamalıdır. Çünkü, ondan önce de bir ilkel komün, yani Kıvılcımlı’nın İlkel Sosyalizmi vardır. Bu sosyalizmin yaşayan kalıntıları genellikle kapitalizmin eleştirisinin unsurlarını sağlarlar.

Ama kapitalizm öncesi sadece feodal toplum değildir. Bu kapitalizm öncesine referans, pek ala, sınıfsız bir toplum açısından da yapılabilir ve geleceğe yansıtılabilir. Bu devrimci romantizmin özelliğidir. Bu önceki sınıfsız toplum, Rousseau’da bir doğa durumu, Moses Hess’de eski Musevilik, Hölderlin’de Antik Yunan, Rus devrimcilerinde Köy komünü, mirdir.

Ama Kıvılcımlı’yı okuyan biri bilir ki, bu romantiklerin gözünde referans noktası olan ve birbirinden farklı gibi görünen biçimlerin hepsi aslında aynı ilkel sosyalizmin farklı biçimlerinden başka bir şey değildir. O halde, kapitalizme karşı,sınıfsız bir toplum bakımından yapılan eleştiri ile Kıvılcımlı’nın sınıflı toplumları eleştirirkenki yaklaşımları arasındaki parallelik, özdeşlik ve akrabalıklar görmezden gelinemez. Bunlar rastlantısal değildir.

Kıvılcımlı romantik gelenekle yakın bir akrabalık içindedir, o kültür ve düşünce geleneğiyle bir bağı olmamasına rağmen. Kıvılcımlı’nın sınıflı topluma eleştirisi ile romantiklerin kapitalist topluma eleştirileri, aynı refenans sisteminden kaynaklanır, aynı dalga boyundandırlar. Ve Kıvılcımlı’nın bu yanı politik çizgisinin dayandığı sovyet teorisiyle ya da stalinizmle kesin bir çelişki içindedir ve devrimci marksizme yakındır.

Ama daha da ilginci şudur. Marks ve Engels’in kandaş topluma duydukları derin ilgi ortadadır. Ve bu ilgiyi uyandıran eserlerin kaynağında da yine romantik düşünceden etkilenmiş araştırmacılar bulunmaktadır. İlerlemeci bir tarih anlayışı bakımından, geçmiş sadece kötülükleri barındırdığından, geçmişe yönelik bir araştırmanın motivasyonu da bulunmaz. Bu nedenle, insanlığın sınıfsız çağı üzerine yapılan araştırmaların kaynağında da romantik düşüncenin küçümsenmemesi gereken bir payı vardır. Örneğin çığır açıcı Analık Hukuku’nu yazan  Bachofen de bizzat romantik düşünceden esinlenmiştir.

Ama sadece bu da değildir. Romantik düşünce sadece ilkel sosyalizmin keşfi ve ilgi merkezine gelmesine bir etkide bulunmaz, ama bizzat romantik düşünce, ilkel sosyalizmin modern tarihe müdahalesinden başka bir şey de değildir. Bunu anlamak için yine Kıvılcımlı’nın Tarih Tezi’ne gerek vardır. Yani, Tarih Tezi, Marksizmin bu kayıp halkasının ardındaki kayıp halkayı açıklayan bir kayıp halkadır. Zaten bütün zorluk buradan doğmaktadır. İlkel sosyalizm bir kayıp halka olduğu için, onun etkileri görülmemektedir. Onun etkileri görülmediği için de ilkel sosyalizmin tarihteki önemine vurgu yapan Kıvılcımlı’nın teorisi bir kayıp halka haline gelmektedir.

İlerlemeci tarih anlayışı ile, romantik düşünce geleneği arasında bir doku uyuşmazlığı bulunmaktadır, aynı şekilde ilerlemeci olmayan tarih anlayışı ile de romantik düşünce geleneği arasında, bir gönül yakınlığı vardır. Göthe’nin kitabından aktarma “Wahlvewandschaft”. İlerlemeci tarih anlayışı açısından, romantik görüş heretik, bozguncu ve sapkın bir karaktere sahiptir.

Burada belirtilmesi gereken, bu romantik geleneğin sosyal demokrasi ve daha sonra Plekhaov etkisi ile unutulması ve kaybolmasıdır. Lenin’in makalesi de bu anlamda, Plekhanov’un bir talebesi olarak, bu ilerlemeci ve romantik öğe karşısında susmuşluğun damgasını taşır ve bu unutulmuşluğu da yaygınlaştırır.

Burada romantik düşünce geleneğinin kapitalizm eleştirisinin, geçmişi bir çok bakımlardan iyi gören anlayışın, ilerlemeci tarih anlayışı ile uyuşamayacağı, ona karşı sapkınlığın tohumlarını içinde bulundurduğu çok açıktır.

Gerçekten de, daha sonraki bütün batı Marksizminin devrimci geleneği, Avrupa’daki Romantik düşünce geleneğinden etkilenmiş, onunla bağlantılarından hız alarak marksizmin ilerlemeci yorumlarına karşı bir eleştiri geliştirebilmiştir. Bu genç Lukacs’tan, Benjamin’e kadar çok açıktır.

Kıvılcımlı her ne kadar batı Romantik düşünce geleneği ile bağlantılı olmasa da, bu romantik düşünce geleneğine benzer bir tavır içindedir ve bu gelenekten tamamen bağımsızca benzer noktalara ulaşır.

Yalnız Kıvılcımlı’da bir temel fark vardır. Batı’daki devrimci ve eleştirel Marksizm geleneği Romantik Ögeyi, yani kapitalizm öncesini referans alarak kapitalizmin sadece bir ilerleme olmadığı ve onun eleştirisini esas olarak kapitalizmle ilgili olarak kullanırken, bu Kıvılcımlı’da bütün sınıflı toplumları mahkum eden bir referans işlevi görür.

Bundan başka, bu kapitalizm öncesi, romantik öğe, tarihsel ya da sosyolojik bir kategori değildir, en böyle göründüğü anlarda bile, felsefi bir tartışmanın, bir dünya görüşünün bir unsuru olarak, bir felsefi kategori olarak vardır. Kıvılcımlı’da ise bu tarihsel ve sosyolojik bir kategoridir. Böylece romantik kaynaklara ve ilerlemeci olmayan tarih anlayışına bizzat tarih biliminin sonuçlarıyla bilimsel bir temel sağlar.

Ne var ki, Kıvılcımlı’da, Romantiklerin Kapitalizme yönelik tepkisi, Kıvılcımlı’da yoktur. Kıvılcımlı, beş bin yıllık tarihle uğraşmaktadır, bezirgan uygarlıklarını mahkum etmekte kullanılır bu ilkel sosyalizm. Bir bakıma, kapitalizm öncesini mahkum etmektek için bir referanstır eşitlikçi toplum. Kapitalizm karşısında ise, romantiklerden çok daha hoş görülüdür Kıvılcımlı, onunla ilk kez devrimci bir sınıfın ortaya çıkabildiğini, bütün pisliklerine rağmen bir kurtuluş kapısını da açabildiğini söyler. Kıvılcımlı’da Kapitalizm, kapitalizm öncesi uygarlık karşısında olumlu bulunur. Batı Romantik düşüncesinde ise böyle bir sorun yoktur. Ama bu yokluğun kendisi de yine Avrupa tarihiyle ilgilidir ve bunu açıklayan anahtar yine ilkel sosyalizm kavramının kendisidir.

Bizlerin basitçe feodalizm dediğimiz sistem, aslında, ilerlemeci ve Avrupa merkezli tarih anlayışı bakımından kölecilik ve kapitalizm arasında bulunan bu sistem, gerçek tarihte, ilkel sosyalizme yakındır. Kıvılcımlı’nın ilkel sosyalizmden kapitalizme eserinde anlattığı gibi, uygarlığın barbarlarca yıkılmalarından sonra ortaya çıkar, daha özgürlükçü, ilerlemeci tarih anlayışı bakımından daha geri gitmiş, ama insani bakımdan daha ileri bir toplumdur, dolayısıyla feodalizm uygarlığa ya da kapitalizme değil ilkel sosyalizme daha yakındır. O halde, kapitalizme duyulan romantik tepkinin ardında bile ilkel sosyalizm vardır. İlerlemeci tarih anlayışıyla uzlaşmayan bu dünya görüşünün köklerinde ilkel sosyalizm olduğu gibi, romantik görüş de ilkel sosyalizmin insanlık tarihindeki öneminin ve yerinin kavranılması çabalarına bir motivasyon vererek ilerlemeci düşünceye bir set çeker.

Kayıp halkanın kökeninde yine bir kayıp halka vardır ve o kayıp halkayı yine bir kayıp halka olun bir görüş gösterebilir.

Şöyle ifade edelim. Marksizmin kökenindeki romantik etki bir kayıp halkadır. Ama bu halkanın kaynağında ise, yine kendisi bir kayıp halka olan ilkel sosyalizm, eşitlikçi ve kandaş toplum vardır. Antik bir uygarlık, kapitalizm karşısında bir nostalji oluşturamaz çünkü. Ama bunu görebilmek için de, yine kendisi bir kayıp halka olan Kıvılcımlı’nın tarih yaklaşımı gerekmektedir. Ama Kıvılcımlı’nın tarih yaklaşımının kayıp bir halka olduğunu görebilmek için de yine kendisi kayıp bir halka olan, romantik eleştiri ve bunun ilerlemeci olmayan tarih ile bağını bilmek gerekir. Böylece daire kapanır. Nasıl ilerlemeci düşüncenin dairesi kendi içine kapanmaktaysa, ilerlemeci olmayan düşüncenin kaynağındaki gerçeklerin ve düşünce geleneklerinin de kendi içinde kapandığı görülür. Kıvılcımlının sorunu şuradadır, bu iki kendi içine kapalı dünya arasında yer alıp. Bulunduğu politik gelenek olarak, ilerlemeci çevrimin içindedir, ama tarih çalışmalarıyla, ilerlemeci olmayan, romantik gelenek içindedir. İlerlemeci gelenek tarafından, bu ilerlemeci olmayan gelenekle bağlantıları yüzünden afaroza uğrar; romantik gelenek ise, zaten onu bilmez.

Romantik geleneğin Türkiye ve İslam ülkelerindeki karşılığı olan politik islam açısından ise, yine aynı şekilde bir susuşa getirilmek zorundadır. Çünkü, Politik İslam, kapitalizm karşısında romantik düşüncenin ve bu düşünceden kaynaklanan devrimci Marksizmin bütün argümanlarına sahip çıksa da, onun batı uygarlığı karşısında savunduğu, bir antik uygarlık idealidir. Gerçi bu uygarlığı, teknik başarılarıyla savunur. Onun insani yönünde sahip çıkacak bir şey bulamadığı için, onun doğuşundaki eşitlikçi yönüne sahip çıkar ama bu eşitlikçi yönü uygarlığa bağlar. Halbuki, kıvılcımlı, bunun karşısında onun ilkel sosyalizm olduğu noktasından çıkar. Bu burjuvazi için kabul edilmezdir. Ancak, politik islam ilerde tam da bu noktadan çatlayacak, bu ilkel sosyalizm durumu ile uygarlık durumu arasındaki çatışma Kıvılcımlı kanalından Marksizmle birleşecektir.

Dikkat edilirse Asya’da bir romantizm yoktur. Çünkü binlerce yıllık uygarlık, nostalji duyulacak bir geçmiş bırakmamıştır ortada. Kapitalizm, Avrupa’da olduğundan çok daha kötü yüzüyle, sömürgeci ve yağmacı yüzüyle Asya’ya gelmesine rağmen böyledir bu. Ve bunun en somut örneği de bizzat Hikmet Kıvılcımlı’nın düşüncesidir. Batı’da kapitalizmi mahkum etmeye yarayan ilkel sosyalizm, onda doğu tarihini mahkum etmenin aracıdır. O tarih karşısında kapitalizmin günahları bile affedilebilecek düzeydedir.

Burada, politik İslam ve kökleriyle, romantik düşünce ve Marksizmin romantik düşünceden esinlenen ve ilerlemeci düşünceyi reddeden gelişimi arasındaki paralelliğe dikkati çekmek isteriz.

Doğu’da, Kıvılcımlı’nın dediği gibi, uygarlık çok güçlüdür, sınıfsız toplum yok değildir, ama o doğunun dağlarında, sapa yerlerinde heretik olarak var olmaya devam eder. Ama tam da bu nedenle yazısızdır ve güçlü düşünce akımları ve disiplinleriyle bir bağlantı kuramaz. Bir yaşam olarak vardır. Avrupa’da ise, izleri henüz yok olmadan, kapitalizme geçebildiği için, henüz yok olmadan yazıya, düşünce akımlarıyla ilişkiyle geçme olanağı bulur. Bu nedenle, doğunun heretik düşüncesi, kendisini baskı altına almış uygarlıklar karşısında, doğrudan kapitalizmle ilişkiye girdiğinde, ilerlemeci bir düşünceye hemen sarılabilir. Aleviliğin Kemalizmle bağlantısı ve Türkiye sosyalist hareketinin, alevilerle güçlü bağları ve o düşünce kalıplarını farkına varmadan kendi geleneğine alışıyla, güçlü teorisyenler yokluğu arasında, hatta Kıvılcımlı’nın eserinin anlaşılamaması arasında bile bir ilişki, bir bağlantı vardır.
Ama, İslam, bir uygarlık dinidir. Bu din cemaati kapitalizmle karşılaştığında, varolan yaşamında, kapitalizmin tüm tahribatına rağmen nostalji duyulacak pek az şey vardır. Bu nedenle, batıdaki muhafazakar romantizm benzeri islam muhafazakarlığı pek güçlü bir akım olarak var olamamıştır.

Ancak, bu İslam, batı Romantizmi gibi, gerçekte var olmayan bir islam, ilk doğuş döneminin islamı, yani uygarlaşmamış, henüz kentin sınıfsız toplumunun izlerini taşıyan bir islam aracılığıyla ancak, kapitalizme karşı bir tepkiyi ifade edebilme olanağı bulmuştur. Politik İslam’ın bu eleştirisi, Batı’daki romantik düşünce ile aynı dalga boyundan yayın yapar ve parallelikler gösterir. Benzer şekilde, günümüzün politik islamı da, bu eleştiriden kaynaklanarak, burjuva uygarlığını eleştirmektedir. Bu parallelik o kadar açıktır ki, günümüzün politik islamı, burjuva uygarlığını eleştirirken, bütünüyle romantik eleştiriden kaynaklanan marksist eleştiriden yararlanmakta, bütün bu eleştirinin argümanlarıyla silahlanmaktadır. Sosyalistlere bir bakıma eksikliklerinin ne olduğu göstermektedir. Gerçekte, ilerlemeci tarih anlayışıyla kopuşmuş bir marksizmin politik islamla paradigma ortaklıkları, yaygın stalinist marksistlerle olduğundan daha fazladır.

Burada yine ilginç bir durumla karşılaşırız. Kıvılcımlı en azından Türk Kültür alanında bilinen bir insan olmakla birlikte, örneğin bir Frankfurt okuluna gösterilen ilgi ona gösterilmez, hatta ona karşı düşmanca bir tavır, bir susuşa getirme söz konusudur.

Bunun nedeni çok açıktır, Kıvılcımlı, ilkel sosyalizm aracılığıyla, politik islamın savunduğunu söylediği, uygarlıklara, bu arada islam uygarlığına eleştiri yapar, Kıvılcımlı’da ütopik geçmişin okları kapitalizmden ziyade, antik uygarlıklara yöneliktir. Politik islam ise, bu antik islam uygarlığı formu altında, idealleştirilmiş bir islam açısından kapitalizmi eleştirdiği iddiasında olduğundan, Kıvılcımlı’nın yaklaşımının rahatsız ediciliği ortadadır.

Böylece Kıvılcımlı’nın İlkel sosyalizm vurusu ve teorisinin İslam aleminde karşılaştığı suskunluğun nedenleri de anlaşılır. İlkel sosyalizmi yaşatanların kitapsızlığı ve teorik düşünceye uzaklığı; tersi olanların ise ilkel sosyalizme düşmanlığı.

(Haçlı seferleri Hıristiyan veya roma germen uygarlığının İslam uygarlığıyla bir savaşı değil, ilkel sosyalizmle uygarlığın savaşıdır. Bu görüş kimsenin işine gelmez.)
Başka bir uygarlık projesi olan sosyalizmin karşısında mücadele edeceği en büyük güç, politik islamdır, dünyanın ezilenlerinin bir program ve ideolojiye sahip olabilmesi için. Ama bu politik İslamın panzehiri de Kıvılcımlı’nın çalışmalarında vardır.

İlerleyen bir tarih anlayışında romantizmin yeri yoktur. O ancak özlenecek bir geçmişin olduğu yerde var olabilir. Ama özlenecek bir geçmiş varsa, bu günkü durumu bir ilerleme olarak kavramak zorlaşır, o belki ileriye sıçramak için bile olsa bir gerileme olarak ortaya çıkar ve daha bu noktada ilerlemeci anlayış ilk darbeyi yer. Bu nedenledir ki, ilerlemeci anlayışı reddeden tarihsel maddecilik romantik gelenekten kaynaklanır. Ama bizzat bu romantik gelenek de ilkel sosyalizmden, yani gerçekten ilerleme olmayan, bir hayal ürünü olmayan bir tarihten. Yani ilkel sosyalizm, varlığı ve dolaylı etkileriyle, hem ilerlemeci tarih anlayışıyla uzlaşmaz, hem de onun ortadan kaldırılmasına el verir.

İlerlemeci tarih anlayışında ilkel sosyalizmin yeri yoktur. Sosyalizm bile olsa, hor görülebilir bir ilkelliği vardır. Geçmişte özlenecek hiç bir şey yoktur. Bu nedenle, yaygın stalinizmin ve sosyal demokrasinin ve de aydınlanmacılığın kötü kopyası kemalizmin, yani türkiyedeki bütün politik manzaraya egemen olan akımların ilkel sosyalizmle sorunu vardır. Çünkü, hepsi ilerlemeci bir tarih anlayışının esiridirler. Kıvılcımlı’nın eseri karşısındaki bu suskunluğun ve hor görünün nedeni budur.

İlerlemeci bir tarih anlayışı,ütopyacılık ve mesihçilikle de uyuşmaz. Biraz da bunun üzerinde duralım. Çünkü, romantizm, mesihçi gelenek ve ütopizm arasında da hem mantıki olarak, hem de kişiler ve düşünce gelenekleri düzeyinde de akrabalıklar vardır. Çünkü ilerlemeci olmayan tarih anlayışının kaynağında, romantik gelenek kadar, mesihçi gelenekle de yakın bağlar bulunmaktadır.

Kötüye giden bir tarih anlayışı olamadan bir mesih düşüncesi var olamaz. Mesih, insanlığı uçurumdan, kötüye gidişten kurtarabilir. İlerleyen ve iyimser bir tarih kavrayışında kesihin yeri bulunmaz.

Ama kötüye doğru bir gidiş için başlangıçta iyi bir durum gerekir. Bu başlangıçtaki iyi durum, cennetir, altın çağdır. Ama bunun kendisi de, ilkel sosyalizmden başka, bunun insanlığın hafızasındaki izinden başka bir şey değildir. Böylece ilkel sosyalizm, bir şekilde, mesihçi gelenek üzerinden, modern sosyalizmin ilerlemeci etkilerden kurtulmasına el verir.
Ütopik görüşün köklerinde de mesihçi ve romantik gelenekle bir bağlantı bulunmaktadır. Foriuer’in kendisi bizzat bir romantik düşünce akımındandır. Ama sadece bu kadar değil.İlkel sosyalizmk olmadan ütopya da olamaz.

Bütün gelecek tasavvurları yani ütopyalar şunu göstermektedir, gelecek tasavvurları da tıpkı tarihlerin tarihi yansıtmadıkları, o tarih üzerine yazanların kendi sorun ve zamanlarını yansıtmaları gibi geleceğin dünyasını değil, o gelecek hayali kuranların dünyasını yansıtır. Bu da hayal gücünün aslında güçsüzlüğünü gösterir.

Gerçeklik ise ancak hayallerin aynasında daha iyi kavranabilir. Hegel’in meşhur benzetmesine değinmek isterim. Hani şu Ziya paşı’nın “Gökte Yıldız aarayan nice küfra müneccim / Görmez kuyuyu gürru deherinde” sözlerindeki anlayışla alay ettiği benzetme vardır. Kuyuya düşmemek için önlerine bakanlar, yukarıya baksalar kuyunun ağzını görürler. Bu gerçeğin bilgisine ancak hayallerin aynasında varılabileceğini gösterir.

Ama ütopyaların aslında geleceği yansıtmadığını biliyoruz. Bu durumda gerçeği anlamamızı bize hayaller sağlar. Soğanın cücüğünü yemek diyebileceğimiz bir duruma düşer insanlık: Uygarlık kendi başına insanda hayal gücünü de bırakmaz. Padişah olsan ne yersin,soğanın cücüğünü yerim hikayesindeki gibi olur durum.

Bunu en açık iki cennetin farkında görebiliriz. Aynı kelimeyle karşılanmakla ve birbirine karışmış olmakla birlikte aslında iki cennet vardır. Biri adem ile havvanın, masumluğun, günahsızlığın cenneti. Bu cennet ilkel sosyalizmin insanlığın hafızasındaki yansısıdır. Bir de sınıflı toplumun eseri olmuş hayallerin cenneti vardır ölümden sonra gidilecek olan. Bu cennet kevser şaraplı, hurili, gılmanlı cennettir. Aslında bir ütopya bile değildir, egemen sınıfın ya da sultanların, kralların saraylarının yansısıdır. Masum olmak bir yana hedonist bir cennettir.

İşte böyle bir cennet nasıl bir hayal olmaktan uzaksa, ütopyalar da bu anlamda bizlerin gerçeği kavramasını sağlayamayacak birer yansıdırlar. Onlar gerçeğin kendisini göreceği ayna değil, gerçeğin bir yansısıdırlar.

Bu ayna fonksiyonunu, insanlığın masum cenneti sağlar. Sınıflı toplumda da bunu sınıfsız toplum sağlar. Yani insanlığın tarih öncesi, yani ilkel sosyalizm olmadan, hayal kurmak, bu toplumun dışından bir hayal kurarak bu toplumu anlamak da olanaksızdır. Bu bakımdan, ütopyacı görüşün de kaynağında yine ilkel sosyalizm vardır. Eğer ilkel sosyalizm olmasaydı, sınıflı veya kapitalist toplumun alternatifi olarak gördüğümüz hayaller, ölümden sonra gidilen cennetin, bu dünlanrın hayalleri olması türünden hayaller olarak, gerçeği görmemizi olanaksız kılardı. O halde ütopik görüşü mümkün kılan ve bu toplumun dayanılmazlığı duygusunu verir ütopizm de bizzat ilkel sosyalizm sayesinde var olabilir. Ve ilkel sosyalizm ütopizm üzerinden bilimsel sosyalizme el verir.

Böylece şu noktaya arıyoruz, birbiriyle akraba, ya da gönül yakınlığı olan, romatik, mesihçi ve ütopik görüşlerin kökeninde, ilerlemeci olmayan bir tarih anlayışı vardır. Bunu mümkün kılan da, ilkel sosyalizmin ta kendisidir.

Burada geleceğin marksizminin bir bileşenine değinmiş bulunuyoruz. Bu bileşen ilerlemeci olmayan tarih kavrayışıdır. Bu kavrayış, marksizmin romantik köklerinden ve romantik akımlardan beslenerek serpilir ve tarihsel maddeciliğin en büyük sıçramasını yapmasını sağlar. Ama geleceğin marksizminin bu yeni sosyal hareketler ve frankfurt okulu felsefe geleneği ise, diğer kaynağı Troçki’nin adına bağlı, politika, strateji ve ekonomi politik geleneği olmak durumundadır. Troçkist akım bir çok kanaldan, içindeki ilerlemeci geleneğin kalıntılarıyla yüzleşip, ilerlemeci olmayan tarih anlayışıyla bir bütünleşme yolunda bir çok adım atmış bulunuyor. Burada eksik olan bir halka bulunmaya devam ediyor. Bütün bunlarda tarih bulunmamakta. Troçkizm bir eşitsiz ve kombine bileşime, bir açık uçluluğa vurgu yapmaktadır. Frankfurt okulu ise, felakete gidişe. Burada yine de bir kopukluk vardır. Kötüye giden bir tarihte kombine ve eşitsiz gelişim yaklaşımı uyuşmaz. Bunlar farlı paradigmalardır. Bunların birleşmesi gerekmektedir ama bu da ciddi bir sorundur.

İşte Kıvılcımlı, bu iki paradigmayı bir kavram sistemi içinde birleştirecek bir yaklaşımı içerir, bunun unsurlarını bize sağlar.

Tarih’teki yıkılışların birer devrim olduğu yaklaşımıdır bu. Yani Marks’ın ya çöküş ya devrim dediği yerde, kıvılcımlı, bu çöküşün devrim olduğunu görür. Çünkü o çöküşü sağlayan ilkel sosyalist vurucu güç, toplumsal ilişkileri özgürleştirir. Roma’nın çöküşü imgesi vardır marksın bu benzetmesinin ardında. Ama bu çöküş tam da bir devrim, insanlar için bir gelişmeydi. Eğer uygarlık teknik ve zenginlikler olarak alınırsa ortada bir çöküş olduğu görüşü ortaya çıkabilir, ama ilkel sosyalizm, insani bakımdan üstün olarak görülünce, uygarın bakışı açısından, çüküş olarak görülen, bir sıçrama bir ilerleme olarak ortaya çıkar.

Bu bize şunu gösterir. Marks , uygarlığın tarihçilerinin yaklaşımıyla çöküşten söz etmektedir. Ama ütopik bir bakış açısından, ya da ilerlemeci olmayan bir bakış açısından, bunlar birer devrimdirler. Tarihsel devrimler, yani uçuruma yuvanlanmak, çöküş olarak görülen olaylar, gerçekte, insanlığın uçuruma gitmesini engelleyen birer imdat freni olarak ortaya çıkarlar. Böylece, lokomotif ve imdat freni bir ve aynı devrimin iki yüzü olarak ortaya çıkar klasik tarihte: birbirinden farklı bu iki paradigma bir tek bütün içinde birleşir. Bu birleşmeyi ise, Kıvılcımlı’nın kayıp bir halka olan teorisi sağlar.

Batı ve doğu düşünce ekollerinin farkı:


İşin aslı batı tarihindedir. Batının tarihi binlerce yıllık değildir. Bu nedenle o kendi merkezinden baktığında tarihi başka türlü görür. Bu da batıdaki düşünce geleneklerini belirler.Batı binlerce yıl medeniyet yaşamamıştır. Feodalizm denen şey aslında ilkel sosyalizmden başka bir şey değildir. Batı bir anda kendini kapitalizmde bulur. Burada iki şey olur. İlkel sosyalizm ticaretin merkezinde yer alır. Doğuda ise, ilkel sosyalizm ancak dağ başlarında, sapa yerlerde var olabilmiştir. Batı aslında, dünya açısından bakıldığında bir sapa yerdir. Ama bu sapa yer, birden bire dünya ticareti için muazzam bir olanakla ortaya çıkar. Binlerce yılda bir dünya pazarı da iyi kötü oluşmuştur. Bu durumda, kapitalizm geldiğinde, onun karşısında nostalji duyulacak bir ilkel sosyalizm hala vardır. Romantik düşünce, ilkel sosyalizm olmasaydı var olamazdı.

Ama doğuda, durum tersinedir. Doğu’da kapitalizmden önce uygarlıklar ortaya çıkar. Doğuda da insan bu uygarlığa tıpkı kapitalizmle karşı karşıya gelmiş insan gibi tepki gösterir. Altın çağ olarak, cennet olarak. Ama bu tepki, mesihçi düşünce biziminde ortaya çıkar. Bir bakıma mesihçi düşünce doğunun romantizmidir. Her ikisi de sınıflı topluma tepkidir. Biri modern diğeri ise antik sınıflı topluma.

Romantik düşünce esas olarak batılı kalmıştır. Çünkü, doğulu, hem de bir sömürge ve yarı sömürge olarak karşılaşmasına rağmen, kapitalizmle karşılaştığında onun ardında idealize edilebilecek, nostalji duyulabilecek bir yaşam yoktur. O yaşam binlerce yılın ardında unutulmuştur.

Bu farklılık, Kıvılcımlı ve Romantik geleneğin farklılığını da açıklar. Bu en iyi teknik karşısında görülebilir. Kıvılcımlı ilkel sosyalizmi uygarlıkla karşılaştırınca, aslında uygarlığın teknik ilerlemeye de yol açmadığını görür. Teknik yaratıcılığı ve ilerlemeyi uygarlığa vermez, bunu geçmişe, ilkel sosyalizme verir.

Batıdaki ise ilkel sosyalizmin teknik yaratıcılığıyla kıyaslanmayacak bir teknik yaratıcılık ve gelişme ile karşılaşır. O batıda teknik ve uygarlık ve kapitalizm adeta özdeştir. Bu da teknik ilerlemenin, o ideal düzene değil, kapitalizme has bir şey olduğu, teknik ilerleme olmayanın ilkel sosyalizm olduğu türünden bir yanılsamaya yol açar.

Bunun derin etkileri olur batının düşünce geleneğinde. Teknik ilerleme ve insani değerler birbirine karşı dururlar Kıvılcımlı’da ise, tam tersinedir. İnsani değerlerle teknik ilerleme birbiriyle dostturlar. Bu da teknik ile maneviyat çelişkisi biçiminde zihinlerde yer eder.
Gerçi son yıllarda kadın hareketi ve arkeolojik kazılar da tekniğin ilkel sınıfsız toplumda uygarlıklardan çok daha hızlı ilerlediğini göstermiştir, ama bu sahte ikilem varlığını sürdürmektedir. Dolayısıyla batı geleneğinde, ilişkilerin değil o tekniğin eleştirisinin güçlü bir geleneği vardır.

Kapitalizm ve ilkel sosyalizm

Aforizma:
Kapitalizme geçiş doğrudan ilke sosyalizmden olduğundan, onu adeta ışık hızıyla yok etmesine rağmen bir şekilde tarih dışı bir felsefi kategori olarak var olur. Doğu’da ise ilkel sosyalizm her yerdedir, ama buna rağmen görülmez.

Aydınlanmanın etkisi

Evet, bunlar arasında bir bağlantı vardır ve bu bağlantı aynı zamanda. Marksizm’in krizi ve aşılması ile de yakından ilişkilidir.

Kıvılcımlı’nın İlkel sosyalizme ilişkin bu vurgusunun Tarih bilimi açısından ne anlama geldiğini anlaşılır kılmak için, modern burjuva ve proleter devrimlerinin tarihinden bir analojiye baş vuralım.
 

Devrimlerin tarihini sonradan o devrimlerin mirası üzerine oturanlar yazarlar ve bunların yaptıkları ilk iş, devrimin gerçek kahramanlarını silmek, olduğundan başka göstermektir.

Ekim Devrimi’nde böyle olmuştur. Devrimin iki önderinden biri, putlaştırılmış ve tahrif edilmiş, diğeri ise bir hain olarak gösterilmiştir. Devrimin iftiralar yığını altına gömülmüş kahramanı Troçki’nin hayatını yazan Isaac Deutscher, bu kitaba yazdığı ön sözde, yaptığı işin İngiliz Tarihçi Thomas Carlyle’nin yaptığı işe benzetir ve ona atıfta bulunur. Carlyle de, İngiliz devrimi tarihirde, Cromwell’in böyle bir iftiralar yığını altında kaldığını belirtmiş, yaptığı iş bir bakıma bu iftira ve tahrifler ve suskunluklar yığınını bir kenara atmak olmuştu.

Aynı şey Fransız devrimi için de geçerlidir. Robespiyer ve Saint- Juste gibi  devrim önderleri de aynı akibetten kurtulamamıştır. Benzeri daha karikatür ölçülerde, Türk burjuva devrimi diyebileceğimiz, “Kurtuluş Savaşı”nda da görülür.

Burada çok açık bir bağlantı vardır sınıfsal çıkarlarla, yani o devrimlerin mirasının üzerine oturup bu mirası inkar eden ve tüketen burjuvazi veya bürokrasinin çıkarları ile o devrimlerin tarihinin tahrifi ve bir iftiralar, unutkanlıklar yığını altına gömülmesi arasında.
Benzer bir ilişki, ilkel sosyalizm ile uygarlık arasında da bulunmaktadır. Ve Kıvılcımlı’nın insanlık tarihi ölçüsünde yaptığı, Deutscher’in Rus devrim tarihinde Troçki’nin veya Carlyle’nin İngiliz devrim tarihinde Crommwell’in  önemini göstermesine ve bu tarihleri moloz ve iftira yığınları altından çıkarmalarına benzer. Ama İlkel sosyalizmin insanlık tarihindeki yerinin tekrar ortaya çıkarılması, Troçki veya Cromwell’in Rus ve İngiliz tarihlerindeki yerinin ortaya çıkarılmasından çok daha güçtür. Çünkü ortada bir arkeologun, tarihsel zamanlarda oluşmuş molozları temizlemesinden öte, bir paleantologun, milyonlarca yıllık jeolojik katmanların altından bir takım izleri çıkarıp analız etmesine benzer bir durum söz konusudur.  Ve işin ilginci, Rus veya İngiliz devrimlerinde, temizlenecek iftira ve suskunluklar moloz yığını bir egemen sınıfınkiyle sınırlıdır. Nihayet bunlar yazılı tarihte ve dün denecek kadar yakın bir zamanda gerçekleşmiştir ve de modern tarihte, bu moloz yığınını atıp gerçeği arayan bir devrimci sınıf her zaman vardır bu yöndeki araştırmaların toplumsal temelini oluşturacak.

Kıvılcımlı’nın sürekli öne çıkardığı İlkel Sosyalizm söz konusu olduğunda, birbiri üstüne yığılan bir iftiralar ve suskunluklar yığınıyla karşılaşılır.

Birincisi ve en önemlisi, ilkel sosyalizmin bizzat kendisinden doğan bir engel vardır. Troçki ve Cromwell’in yaptıkları, modern tarihte, yazının yaygınlaştığı bir dönemde geçer. Bu moloz yığını altına atılan devrimci gelenekler ve kişilikler bizzat kendileri yazmışlardır. Meclis oturumlarının tutanakları vardır vs..

Ama ilkel sosyalizm söz konusu olduğunda, tam tersine çalışır bu. İlkel sosyalizm demek, yazısızlık demektir. Sözlü kültür demektir. Dolayısıyla yazılı bir eser bırakması söz konusu değildir. O kendi bakış açısını hiç bir zaman sonraki kuşaklara anlatamaz. Ama bunu yazıya geçirmeye kalktığı an, yazı demek uygarlık demektir, yani artık uygarlaşmış demektir, orada da artık uygarın bakış açısından yazacaktır. Artık Uygarlığa geçen ilkel sosyalist için ise, Cahiliye, kitapsızlık aşılması ve bir an önce kurtulunması gereken karanlık bir dönemi ifade eder.

Böylece daha baştan susuş ve iftiraya uğrayacak kurbanın kendisinin yazılı bir şey bırakması söz konusu değildir. Daha baştan her şey unutulmaya mahkumdur.

Ama sadece bu kadar değil. Bu ilkel sosyalist toplumlar, medeniyetle ilişki içine geçtikleri andan itibaren, yazılı tarihe de geçerler. Ama onlar hakkında yazanlar uygarlardır. Onların gözünde bunlar çekirge sürüleri, kanı helal kitapsızlardır. Bunların bu ilkel sosyalistlerin etkileri hakkında bir şey yazamayacakları bunu hiç bir zaman göremeyecekleri tek göreceklerinin ise bir olumsuzluklar yığını olacağı çok açıktır.  Cengizler, Atillalar,Türkler, Haçlılar hakkında uygar Roma, Bizans ya da İslam tarihçilerinin yazdıklarına bakmak bile yeter.

Bu uygar tarihçilerin ilkel sosyalizm hakkında yazması, biraz Ekim devrimi veya İngiliz Devrimi hakkındaki bütün tarih bilgisinin, bu devrimlerin kendisine karşı gerçekleştiği feodaller  veya monarkların tarihçilerince yazılmasına benzer. Kralcı veya Çarcı tarihçilerin bu devrimler ve önderleri hakkında yazdıklarını okuyan, klasik tarihte uygar tarihçilerin o uygarlıklara saldıran barbarlar hakkında yazdıklarıyla aynı dili kullandıklarını hayretle görür.

Böylece binlerce yıl boyunca ilkel sosyalizme ilişkin bütün bilgileriniz, bütün yazılı tarih, uygarların yazdığı tarihtir. Yani modern tarihe benzetirsek, kapitalizm öncesi bütün tarih yazımı, ilkel sosyalizm karşısında bir resmi SBKP tarihi, bir Nutuk’tur.

Modern tarihe gelince de işler farklı olmamıştır. İşin ilginci, binlerce yıllık bu uygarlık tarihçileri molozunun üzerine bir de, burjuva uygarlığın, ilerlemeci tarih anlayışının molozu yığılmıştır.

Burjuva aydınlanması doğada ve toplumda düzgün değişen ve ilerleyen, yükselen bir tarih anlayışını egemen kıldı. Madde en basit atomdan, karmaşık moleküllere, kristallere, oradan ilk canlı hücrelere, oradan yumuşakçalar, kabuklular, omurgalılar, memeliler ve primatlara doğru evriliyordu. İnsan da bir kere ortaya çıkınca ilkel toplum, feodal toplum kapitalist ve sosyalist topluma doğru gidiyordu. Tarihin ve toplumun bu anlayışında karşı durulmaz, daima yükselen bir evrim vardır.

Doğa ve toplum tarihinin bu yaklaşımı, son bir kaç yüz yılda müthiş bir şekilde yayılmış ve içe işlemiştir. Herkes sosyalizmi ve tarihsel maddeciliği, tıpkı biyoloji derslerinde öğrendiği virüs, amip, süngerler, yumuşakçalar diye giden ve sonunda insanda taçlanan evrimin, Toplum alanına aktarılmışı olan ilkel, köleci, feodal, kapitalist ve nihayet sosyalizmle taçlanacak el kitaplarından öğrenmiştir. Ve işin ilginci bu anlayış, hala Türkiye’de Kemalistinden sosyalistine bütün solun ezici bir çoğunluğuna egemen olmaya devam etmektedir.

Şimdi burjuva tarihçiliğinin, aydınlanmanın iyimser tarihe bakışında, ilkel sosyalizm, feodalizm ve kölecilikten de geride, binlerce yıl geride kalmış, ne kapitalizm na sosyalizm ne de içinde yaşanılan modern tarihle doğrudan bir ilişkisi olmayan, etkileri ihmal edilebilecek bir dönem olarak görülür.

Ama sadece bu da değil, sorun sadece uzakta kalmışlık ve etkinin ihmal edilebilir olması değildir. İlkel sosyalizm, ilerlemeci tarih anlayışıyla çelişir. Geçmişte bu gün yaşadığımızdan bir çok bakımdan çok daha ileri olan bir toplumun varlığı, düzgün ilerlemeci bakış açısını yaralar, onunla uyuşmaz.

Bütün bu nedenlerle gerek aydınlanmacı düşünce, gerek daha sonraki pozitivizm ilkel sosyalizme, bunun gerek klasik gerek modern tarihteki etkilerine kör olmuş, gizlenmesi güç bir hor görü ve düşmanlık göstermiştir.

Böylece klasik tarihin iftira ve suskunluğunun üzerine modern burjuva tarihçiliğinin suskunluğu ve hor görüsü kat kat yığılmıştır.
Burjuva tarihçiliğinin bu eğilimine Tarihsel Maddeciliğin karşı durması beklenirdi. Ne var ki, Tarihsel maddeciliğin dayandığı İşçi hareketinin kaderi de bu ilkel sosyalizm üzerindeki molozlara yeni katmanlar eklemiştir.

Modern işçi hareketinin iki büyük akımı sosyalist ve komünist partiler yani sosyal demokrasi ve Stalinizm, metodolojik olarak burjuva aydınlanmasından kaynaklanan ve pozitivizme eğilim gösteren aynı düzgün doğrusal ilerlemeci tarih anlayışına dayanırlar. Bu anlayışta da tarih hep ileriye doğru gitmektedir. Kapitalizm sosyalizmin koşullarını oluşturmaktadır. Sosyalistin görevi, zaten tarihsel bir zorunlulukla sosyalizme doğru giden tarihin tekerleğini  gidiş yönü doğrultusunda biraz hızlandırmaktır.

Dolayısıyla, resmi Marksizmin ve sosyal demokrasinin dayandığı aydınlanmanın ilerlemeci ve tek yönlü tarih anlayışının bir tekrarı olan tarih anlayışında da İlkel sosyalizmin bir yeri olamazdı. Böylece, Klasik ve burjuva tarihçiliğinin iftira ve suskunluklar katmanının üstüne bir de sosyalist tarihçiliğin katmanları eklendi. Böylece bütün bu tarihçilikler ve sosyologluklar, ilkel sosyalizm karşısındaki suskunlukları ve iftiralarıyla birbirlerinin varlığına da bir tür delil sunar hale geldiler.

Tabii bu durumda tarihi zaten bu antik, burjuva ya da sosyalist tarihçilerden öğrenen sosyalistlerin, Kıvılcımlı’nın bütün bunların hepsiyle çelişki ve çatışma içindeki tarih anlayışıyla karşılaşınca, bunu bir deli saçması olarak görmeleri veya tam bir suskunluğa bürünmelerinin anlaşılmayacak bir yanı yoktur. Bütün bu antik tarihçiler, burjuva tarihçiler ve toplum bilimcileri ve sosyalist tarihçilerin hepsi de mi yanılıyordu? Bu kadarı da aşırı bir iddia olurdu. Yani aşağı yukarı bir yanda bütün dünya tarihçiliği ya da Marksistler diğer yanda Kıvılcımlı. Kıvılcımlı’ya en iyi ve olumlu yaklaşanı bile, bu teoriyi Kıvılcımlı’nın hoş görülebilecek bir ekzantirik görüşü olarak değerlendirdi.

Böylece Kıvılcımlı’nın yaptığı en büyük teorik katkı, en iyi durumda, bir beyin jimnastiği, hoş görülebilecek ve örnek politik ve devrimci kişiliğinin affettirebileceği zararsız bir günah olarak görüldü.

Kıvılcımlı’nın Marksizme en büyük katkısı, onun Marksizmden en çok uzaklaştığı yer olarak görüldü.Niçin, Kıvılcımlı’nın bu ilkel sosyalizme vurgusu, onun Marksizm’e en büyük katkısıdır. Bunun için öncelikle, Marksizm’in kaderine bakmak gerekiyor. Bu kader de, ilkel sosyalizmin insanlık tarihinde uğradığı suskunluğa ve iftiraya benzer bir kaderi paylaşmaktadır. Marksizmin ve ilkel sosyalizmin kaderleri arasında paralellikten öte bir kader bağı da bulunmaktadır. Şimdi bu bağı görelim.

Kuşaklar boyunca Marksizm ya Kautsky’lerin ya da Sovyet teorisyenlerinin resmi öğretilerinden öğrenildi. Bu teorisyenler ya da el kitapları da, Marksizmin, özündeki devrimci ve yıkıcı dip akımını, tıpkı uygarlıkların ilkel sosyalizmi, tıpkı gerici tarihçilerin devrimcileri susuş ve iftiralar yığını altına gömmesi gibi gömmüş bulunmaktadırlar.

Marksizm, aydınlanma düşüncesinin bir devamı değildir, onu içerin ama onu inkar eder ve aşar. Bu konumuz açısından baktığımızda, ilerlemeci olmayan ve açık uçlu bir tarih anlayışıdır. Ve Marksizmin devrimci ve eleştirel özünü yaşatmak ve savunmak zorunda olanlar daima, resmi marksizmin ilerlemeci ve iyimser tarih anlayışının karşısında, Marksizm’in bu yönüne dayanmak zorunda kalmışlardır. Son duruşmada Kıvılcımlı’nın yaptığı da budur.

Marksizm’in bu devrimci dip akıntısını görelim. Marks-Engels, daha Komünist Manifesto’nun ilk satırlarında, uygarlıkların çöküşü veya devrimci bir doğum alternatiflerini koyarlar. Metodolojik düzeyde bu tayin edici önemdedir. Ancak, Marks ve Engels, daha ziyade modern toplumla ilgiliydiler ve gerek işçi hareketinin yükselişinin gösterdiği eğri gerek teknik yeniliklerin yarattığı tarihsel iyimserlik, onların, açık uçluluğu, tıpkı Kıvılcımlı da olduğu gibi, ilke düzeyinde reddedilmeyen ama pratikte pek önemi olmayan, ilerleme ve yükselme alternatifinin tek anlayış olduğu yanılsamasına yol açmıştır.

Ancak bu görünüştür, temeldeki metodolojik ilke, yani açık uçlu ve mutlak ilerlemeci olmayan tarih anlayışı, metodolojik düzeyde var olmaya devam etmiştir ve giderek onların düşüncelerinde artan bir ağırlık kazanmıştır.

Bunu bir kaç örnekle betimleyelim.

Bilindiği gibi, Marks ve Engels, Morgan’ın ve diğer araştırmacıların insanlığın tarih öncesinde bir ilkel sınıfsız toplum olduğuna dair düşüncelerden büyülenmişlerdir. Engels, Ailenin Kökeni’nin Marks’ın vasiyeti olarak yazmıştır.

Engels’in Alman Mark’ı ve Marks’ın Vera Zasuliç’e yazdığı Rus Komünü (mir) üzerine düşünceler, bu ilkel sosyalizmin, modern işçi hareketince desteklendiği takdirde, kapitalist olmayan yoldan bir sosyalizme geçiş olanağından söz eder.

Ancak, bunun daha iyi anlaşılması için, Marksizmin unutulmuş bir kaynağını hatırlatmak gerekiyor. Lenin’in bilinen klasikleşmiş makalesi vardır, marksizmin üç kaynağı ve bileşeni diye. Klasik alman felsefesi, Fransız sosyalizmi ve İngiliz Ekonomi politiği diye. Son yıllarda Marksizmin, unutulmuş bir kaynağının daha olduğu ortaya çıkarılmış bulunuyor, Romantik düşünce.

Romantizm, sadece bir edebi akım değildir. O bundan öte bir dünya görüşüdür. Kapitalizm karşısında duyulan bir tepki ve geçmişe bir nostalji olarak ortaya çıkar. Kökleri, J.J. Roussseau’daki, insanlığın başlangıcındaki doğa durumuna kadar gider.
Marks ve Engels, burjuva uygarlığı karşısında yamyassı olmamanın önemine ve bunun kapitalizmi daha iyi anlamak bakımından önemine değinirler.

Tabii bu romantik tepki sadece feodalizm değildir. Bir de daha gerilerde, sosyalizm de vardır. Bu bize sadece kapitalizmi değil, sınıflı toplumu da mutlak bir ilerleme olarak gören aydınlanmazcı görüş karşısında başka bir bakış sağlar.
Burada bir başka metodolojik ilkeye geliyoruz. Burjuva aydınlanması, olgulardan hareket eder ve onlar karşısında yamyassı olur. Devrimci marksizm ise o gerçeklik karşısında esir olmamak demektir.

Bu temel bir metodolojik ilkedir aslında. Gerçeğin daha derin bir bilgisi, ancak hayallerin aynasında görülebilir.

Hegel’de Kuyu, Lenin’de Hayal görmek, Bloch Umut İlkesi, Mandel, gerçeğin tam bir bilgisi.
O halde, ütopizm ile, hayaller ile gerçeğin derin bir kavranışı ve onun karşısında kölece boyun eğmemek arasında kopmaz bir ilişki vardır.

Ne var ki, hayaller, ütopyalar, tıpkı tarihin geçmişi değil o tarihi anlatanların dünyasını anlatması gibi, geleceği değil, o hayalleri kuranların dünyalarını anlatırlar ve aslında kuyunun ağzına bir bakış olmaktan ziyade, kuyudaki suyun aynasında görülen bir kuyu ağzı olurlar.

Bunu bize en güzel cennet anlatır. İki cennet vardır ve bu iki cennet birbiriyle karıştırılır. Birisi günahsız adem ve Havvanın cenneti, insanlığın ilkel sosyalizm yaşamının sembolü, bilincinde kalmış altın çağ. Bir de, Hurili, gılmanlı, kevser şaraplı cennet vardır. Bu ise sınıflı toplumdaki kral veya padişahların, egemenlerin yaşamının yansısı olan cennet. Yani sınıflı toqplumun insanının hayali bile bu toplumun damgasını taşımış, ilkel sosyalizmi sembolize eden, derin anlamlı cennetten çok daha bayağı, hedonist, sınıflı toplumun damgasını taşıyan bir cenneti ulaşılacak hedef, hayatın anlamı gibi koymuştur.

Sınıflı toplumun bütün ütopyaları biraz bu kevserli, hurili cennet idealine benzerler, onun hayalini kuranların dünyasını yansıtırlar, Morus’un ütopyasında köleler vardır, bir tür kışla komünizmi vardır. Campanella’nın güneş Ülkesi veya Eflatun’un devleti ise, barbarlıktan mederiyete geçiş aşamasında olun bir kenti anlatırlar.

Ama ilkel sosyalizmin kendisi, gelecek hayallerinin bu bayağılıktan kurtulmasını sağlar. O yaşanan sınıflı toplumun damgasını taşıyan bir refleksiyon olmaktan ancak o zaman kurtulur. Ve ancak ilkel sosyalizmin aynasında bu günkü sınıflı toplum ve kapitalist toplum daha iyi kavranıp, başka bir yaşamın da mümkün olduğu anlaşılabilir.

Burada, hayal ve ütopya ile gerçeğin kavranması arasındaki metodolojik ilkeden söz ettik.
Ama bir de mesihçi gelenek vardır. Mesihçi gelenek, insanlığa yeniden mutluluk getirecek bir kurtarıcıya inançtan gelir. Hemen bütün semitik dinlerde bulunmaktadır ve bu geleneğin kökleri de bizzat, semitik dinlerin kökeninde bulunan İbrani dinindedir.
Ama mesihçi bir gelenek, ancak ilerlemeci olmayan bir tarih anlayışını var sayar.

Böylece ilerlemeci olmayan tarih anlayışı, ütopizm, romantizm arasında derinden bir ilişki ortaya çıkar.

İşte bütün reformizmler ve stalinizmler bu ilişkiyi koparıp marksizmin bu kaynağını kuruturlar. Ve reformizmle mücadeleye yönelip, bunu genel ve temel sorunlara çeken her düşünce, ilerlemeci tarih anlayışı, karşısında durmuş ve açık uçlu bir tarih anlayışına yönelmiştir. Bu aynı şekilde romantik eleştiri ve mesihçi gelenekle daima güçlü bağlara da sahip olmuştur.

Kautsky, Plekhaov ve Stalin’lerin tek uçulu ve ilerlemeci marksizmi karşısında, devrimci marksizm daima bu geleneğe dayanmıştır.

Bir kaç örnek verelim.

Rosa lüksemburg, Kautsky polemiği, artık tarihi ilerletme olmaktan çıkar, ya sosyalizm ya barbarlık tarzında açık uclu bir tarih anlayışına varır. Ama aynı zamanda Rosa’nın ilkel sosyalizme nasıl bir heyecanla sahiplendiği görülür.

Ama daha da ilginci, Batı Marksizm geleneğinin, bütünüyle bu mesihçi geleneğe dayanarak, ilerlemeci bir tarih anlayışına karşı çıkışıdır.

Elbette bu karşı çıkıp somut bir sosyolojik bağlamda değildir, soyut bir altın cağdır. Tarihten bu uzaklaşma şununla da ilgilidir. Bürokrasinin baskısı.

(Aslında, burjuva uygarlığının krizinin, yeni sosyal hareketler ve devrimci Marksizme ilgiyi arttırması, bir uygarlık projesi gereği, bunun marksizmin kaynağındaki romantik boyutu öne çıkarması. Ama bu romantik boyutun köklerinin de büyük ölçüde mesihçi gelenekle bağlantısı.)

Buradan tersi akımın ortaya çıkışı, ve bu tersi tarih anlaşışına vurgunun ve bu alandaki araştırmalardın önemi. Ama bu araştırmaların batı marksizmi ile sınırlanmışlığı.

İşte burada, Kıvılcımlı’nın yaptığı, bu ilkel sosyalizm artık soyut bir kategori olmaktan çıkar, somut bir tarihsel kategori olarak ortaya çıkar.

Böylece, Kıvılcımlı’nın bu ilkel sosyalizme ilgisinin, resmi sosyalizmle değil, onun politik çizgisiyle değil, marksizmdeki romantik ve mesihçi gelenekle bağlantı içinde olduğu, ilerlemeci ve tek yönlü tarih anlayışı karşısında öbürlerinin yanında bulunduğu görülebilir.

Yazan: Demir Küçükaydın
http://www.dikine.net/index.php?option=com_content&task=view&id=67&Itemid=28